iki yanı pembe ağaçlarla dolu yol

İlmi ledün yoluna intisab edip tarikata girmeye sülûk veya seyr-i sülûk, bu konuda irade gösterene de sâlik denmektedir. Seyr-i sülûktan maksat: cehaletten ilme, kötü huylardan güzel ahlaka, fena aleminden bekâ alemine yönelmektir. Bu noktada salike düşen; nefsini makam, hırs, haset, kibir, cimrilik, yalan, gıybet, zulüm gibi kötü davranışların cümlesinden temizlemek; bunlara mukabil ilim, hilm (yumuşak huyluluk), haya, zühd, takva, rıza, adalet gibi güzel huylarla süslemektir.

Bu yolculuğun tam anlamıyla gerçekleşmesi için Allah’a olan itikadın tam olması şarttır. Bu itikadı ayakta tutmak için de bir mürşid-i kâmile ihtiyaç vardır. Kendi kendime yol alırım zannına kapılan yanılmıştır. Zahir ilim buna kâfi gelmez.

Hz. Ali (k.v) diyor ki: “Allah’ı bilmek ve tanımak bütün ilimleri içinde toplayan bir şükür hazinesidir. Allah’ı tanımamak ise küfür alametidir. (Hz. İmam Ali (k.v) Divanı, syf 278)

İlmin başı Allah’ı tanımaktır. Gerisi kültürdür. Çünkü Allah’ı tanıyan her şeyi tanımış olur. Bu da ancak bu ilmi tahsil etmiş bir mürşid-i kâmile tâbi olmakla elde edilebilir. Abdülkadir Geylani (k.s) hazretlerinin bu konuyla ilgili şu nasihatlerini hatırlatmak yerinde olacaktır:

“Mürşid-i kâmilin rehberliği olmadan kendini terbiye etmeye çalışan kişi, temelsiz bina kurmaya kalkışmış gibi olur. Faziletli kişilerin terbiye edip mukaddes sütten gıdasını vermediği kişi, sokak ortasına bırakılan sahipsiz bir çocuk gibidir. Eğer kişi, uyanık ve dirayetli bir mürşidin elinden takva elbisesini giymezse, nefsinin tuzağına düşmüş olur. Nefsi onu istediği gibi oynatır ve aşağılık durumlara sürükler. Bunun aksine sağlam bir kulpa yapışan kimseye de, kendi varlığının sırları zahir olur, sonsuz nimet ve lezzetlere gark olur. Nefsinin peşine düşüp de mürşidini dinlemeyen kişi gerçekten nasipsizdir. Eğer kişi teslim-i tâmme (tam bir teslimiyet) hasletini taşırsa muvaffak olur, aksi halde ettiğini bulur.” (Cevherden Gerdanlıklar, syf. 49)

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) buyurmuştur ki:

“Kavmi (cemaati) içinde mürşid, ümmeti içinde nebi gibidir.” (Keşfü’l Hafâ, c.2,s. 17,h. 1576)

Hz. Mevlana (k.s) bu hadisi şöyle tefsir etmiştir:”Mürşid-i kâmil, kendi asrında ve kavmi arasında yaptığı vazife itibarıyla peygamber gibidir. Böyle zevat-ı kiram halk içinde yıldızlar mesabesindedir.” (Mesnevi,c.2,s. 339)

Mürşid-i kâmiller, peygamberlerin varisleridir. Peygamberlerin yaptıkları gibi insanlara dinlerini öğretirler. Güzel ahlakları ve edepleriyle insanlara örnek olurlar; yol gösterir ve bilmediklerini öğretmeye çalışırlar. Kendilerine saygı duyulur. Manevi ilimlerinden ve irfanlarından istifade edilir. Bu durum; onların zenginlik, şöhret, makam ve herhangi bir dünyevi varlığından değil, ilminin çokluğu ve ahlakının güzelliğindendir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın: “Bilmediklerinizi zikir ehlinden öğreniniz.” (Enbiya Sûresi, ayet7) emri buna işaret eder.

Bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyurulur:

“Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir kula kendisinden, ana-babasından, çocuklarından, bütün insanlardan daha sevgili olmadığım müddetçe o kul tam iman etmiş olamaz.”Bunu duyan Hz. Ömer (r.a) efendimiz: “Ya Rasûlallah, ben seni nefsimden de daha çok seviyorum.” deyince Peygamber efendimiz (s.a.v) buyurdu ki: “İşte, şimdi imanın kemale erdi.” (Câmiu’l-Ehâdis, h. 1197)

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”(Tirmizi, Buhari, Müslim, Ebu Davud)

Güzel olanı sevenler güzel olurlar. Çünkü “Ey iman edenler, sadıklarla beraber olun.” emr-i ilâhisi ile bu mübarek hadis-i şerif birbirini tamamlamaktadır. Bütün bunlar bir mürşid-i kâmile intisap etmenin lüzumuna işaret eder.

Kaynak: Miftâhu’l-Usûl

About these ads