neylerse güzel eyler

Rabıtaya ehil olan kişiye Cenâb-ı Hak, zatına mahsus şu esmalarla tecelli etmiştir:

“Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemin, vele-zikrullâhi ekber, Subhânallâhi velhamdülillâhi ve lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber.” Zira bu tecelliye mazhar olan kişi de o hali hak etmiştir.

Peygamber (sav) Efendimiz, Hz. Ebû Bekir (ra)’e hitaben:

“Ya Ebâ Bekir! Allah (cc) sana rıdvân-ı ekberi verdi.” buyurdu. Bunun üzerine Ebû Bekir (ra):

“Rıdvân-ı ekber nedir?” diye sordu. Peygamber (sav) Efendimiz:

“Allahu Teâlâ halka umumi olarak tecelli etti, sana da hususi olarak tecelli etti.” buyurdu. (Kenzu’l-Ummâl, h.32630; Keşfü’l-Hafâ, h.745)

Allahu Azimüşşan’ın ifade edemeyeceğimiz nâmütenâhi tecellileri mevcuttur. Peygamberlere, kâmil insanlara, salihlere veya eşyaya olan tecellisi bunlardan bazılarıdır. Mesela Cenâb-ı Hakk’ın eşyada olan tecellisinin en güzel örneklerinden biri Hz. Musa (as) ile ilgili olan şu hâdisedir:

“Ne zaman ki, Musa mikatımıza geldi, Rabbi ona kelâmıyla ihsanda bulundu. (Musa) şöyle dedi: “Ey Rabbim, bana cemâlini göster, sana bakayım.” Rabbi ona buyurdu ki: “Beni katiyen göremezsin, (zira) takatin görmeye kâfi gelmez. Musa (as) tekrar arzuhal edince: “Karşıki dağa bak, eğer yerinde durabilirse, sen de beni göreceksin.” buyurdu. Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir ediverdi, Musa (as) da baygın düştü. Ayılıp kendine gelince: “Sen Subhan’sın! Tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların ilkiyim.” dedi. (A’raf Sûresi, ayet 143)

Yine Cenâb-ı Hak, Hz. Musa (as)’a bir ağaçtan hitap etti: “Ben Rabbinim (ey Musa), papuçlarını çıkar; hiç şüphesiz sen mukaddes Tuvâ vadisindesin.” (Tâhâ Sûresi, ayet 12)

Bu ayetlerden şu neticeyi çıkarabiliriz:

Hz. Allah (cc), dağa ve ağaca tecelli ettiği gibi, eşref-i mahlûk olarak yarattığı insana da elbette tecelli ve nazar eder. Nitekim Hz. Peygamber (sav):

“Allah şüphesiz sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; ancak amellerinize ve kalplerinize bakar.” (İbni Mâce, c.2, s.1388, Zühd, h.4143) buyuruyor.İşte evliyâullah Allah (cc)’ın kalplerine tecelli ve nazar ettiği bahtiyar kişilerdir. Hal böyle olunca Cenâb-ı Hakk’ın zat sıfatına mahsus tecellisiyle müşerref kıldığı mürşid-i kâmile yapılan rabıta; onun etine, kemiğine, zahirine değil, bilakis ondaki tecelli-yi İlâhi’ye yapılmış olur. Sevdiği bir kuluna Allah’ın zatıyla tecelli etmesi, Kâbe’ye olan tecellisi gibidir. Ancak fark; Kâbe’deki tecellinin sürekli, kuldaki tecellinin bir anlık olmasıdır.

Kaynak: Rabıta Risalesi, Miftâhu’l-Usûl