Eski Zamandan Esintiler

Yorum bırakın

güzel bir köy

Es-selamü aleyküm kardeşlerim,

Bugün eski günlere doğru uzanalım ve unutulmaya yüz tutmuş bazı adetlerimizi birlikte hatırlayalım. 

Eski günlerde:

*Akşam baba gelip de kapıyı çaldığında evde tatlı bir telaş başlardı. Anne babanın elinden torbaları alırken kızına seslenirdi:

“Kızım koş babanın terliklerini getir!”

Evdeki diğer çocuklar da babayı ayağa kalkarak karşılardı. Değil uzanmak, baba eve gelince oturarak karşılamak bile olmazdı.

*Babaya saygı lafta kalmaz yaşanırdı. Korkunun yarattığı bir saygı değildi bu, olması gerekendi.

*Akşam olduğunda önce perdeler çekilir, sonra ışıklar yakılırdı.

*Bahçeli evde oturanlar ağaçtaki meyvelerini toplayınca kendileri tatmadan evvel komşularına gönderirlerdi. Eski meyvelerin tadının bir başka güzel olması bundan mıydı acaba..

*Cep telefonu hayatımıza girmediği gibi, ev telefonu da herkeste yoktu. Misafirliğe gitmeden önce evin çocuğu yollanır “Bir maniniz yoksa annemler size gelecek” diye sorulurdu.

*Misafirliğe giderken çocuklar da götürülürdü. Aslında çocuklar her yere götürülürdü. Aileleriyle birlikte cenazeye, başsağlığına, kabristana, düğüne velhasıl her yere giderlerdi. Bu durum çocuk için de, ailesi için de, gidilen evin sahibi için de gayet doğaldı. Böylece çocuk ailesi ile birlikte hayatın acı tatlı olaylarını görür; üzülmesi gereken yerde üzülmeyi, sevincin olduğu yerde sevinmeyi öğrenirdi. Hayatın getirdiklerini daha çocukken hazmedip olaylar karşısında doğru davranışlar sergilemeye başlar ve bu arada da sosyal hayatın bir parçası olurdu. Küçükler çevrelerindeki büyükleri tanır, büyükler de çevrelerindeki ailelerin çocuklarına aşina olurdu. Herkes birbirine aşina olunca da selamlaşma çoğalırdı.

*“Ya çocuğumun psikolojisi bozulursa!” düşüncesiyle çocuk kozasının içine hapsedilmezdi. Kurbanlık koyunu eliyle birkaç gün besledikten sonra onun kesildiğini gördüğünde ağlardı belki, ama öğrenirdi. Et yemeyi seviyorsa bunun olması gerektiğini, Allah’ın (cc) emirlerinin yapılması gerektiğini öğrenirdi. Çocuk ailesinin güvenli kanatları altında hayatı öğrenir, hayata hazırlanırdı.

*Anne ile çocuklar arasında sessiz, sözsüz bir dil vardı. Misafirlikte çocuğa bir ikram yapılsa çocuk önce anneye bakar, annesi başıyla onay verdikten sonra ikramı kabul edip yerdi. Şevkatli merhametli bu annelerin böyle bir dili nasıl geliştirebildikleri hala merak konusudur.

*Bayram sabahı erkenden kalkılırdı. Uyumak olmazdı. 

*Bayramda evin hanımı beyinin elini öperdi. Bu durum o hanımı ne küçültür, ne de gururunu incitirdi.

*Ramazandan ve bayramlardan önce her evde tatlı bir telaş başlar, hazırlıklar yapılırdı. Yemekler hazırlanır, evler temizlenirdi.

*Eskiden çocuklar sokakta oynarlardı çünkü mahalleler güvenliydi. Herkes birbirini tanır, birbirinin çocuğuna kendi çocuğu gibi göz kulak olurdu. Annelerin değişmeyen tembihi vardı: “Akşam ezanı okunmadan evde ol.” Çocukların kolay kolay aşamadığı bir kuraldı bu. Oyunu, arkadaşları bırakıp eve gitmek bir çocuk için çok zor olsa da, aslında o yaşta farkında olmadan canının her istediğini yapamayacağını öğrenirdi. Hayatta uyulması gereken kurallar, riayet edilmesi gereken sınırlar vardı..

Yanlışları eski günlerde bırakıp, güzellikleri bu güne taşıma umuduyla,

Allah’a emanet olunuz..

by ihyaca

Reklamlar

Kendini Sevmek Günah Mı? Kimler Kendini Sevmez?

Yorum bırakın

tebessüm güzeldir

Allah’ın bize hediye ettiği vücudumuzu ve ruhumuzu, yani kendimizi sevmemiz gerekir. Kendimizi sevmek kendimize büyük bir saygı, bedenimizin ve zihnimizin mucizevi yetenekleri için şükran duymak, kendisine değer vermek demektir.

Herhangi bir şekilde kendi iyiliğimizi inkar ediyorsak, yani kendimize iyi ve güzel şeyleri layık görmüyorsak kendimizi sevmiyoruz demektir.

Kendimizi sevmeyi öğrenerek hayatımızın her alanında müthiş değişiklikler yapabiliriz. Akli, hissi ve hatta fiziksel sağlığımız ancak bu şekilde yoluna girer.

Kendimizi iyi hissettiğimizde ve sevdiğimizde, hayata saygıyla, dürüstçe, boynumuz dik olarak, güçlü bir şekilde, sevgiyle ve gerçekçi bir tutumla yaklaşabiliriz. Yoksa hayat karşısında çabuk yeniliriz. Kendimizi gereksiz yere küçük düşürmüş ve cezalandırmış oluruz. Giderek çevremizdekileri de cezalandırır, olaylara geniş açıdan bakamaz hale geliriz. Kendini seven insanlar iyi ilişkiler kurar, başkalarına da aynı özenle yaklaşırlar. Daha sağlıklı, daha mutlu, yerli yerinde hareket eden, verimli ve etkili davranan kişi olurlar.

Ahmet derin bir iç çekerek oturduğu koltuktan doğrulmuş ve “kendimi sevemiyorum çünkü nefsim azar ve gurura kapılabilirim” demişti. Ben de ona Yunus’un “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü” mısralarını okuyarak, “sen yaradılan değil misin? Başkalarını yaratılan diye seversin de kendini niçin değil?” diye sormuştum. Ahmet söylediklerime hak vermişti.

Kendini Sevmek Kibir Ve Gururdan Farklı

Kendini sevmekle kibir, gurur farklı şeylerdir. Gurur, kendimize boş yere güvenerek başkalarından kendimizi üstün görmek anlamındadır. Yani benlik ve böbürlenmek, kendini beğenmektir. Büyüklük taslamaktır. Bu kişiler kendilerini överler, lüzumsuz sözler söylerler. Allah’a ibadetten bile kaçınırlar nefislerine ağır gelir. İnsanları küçümseyip yüz çevirirler. Hasta, fakir ve sakat kimselerin arasında bulunmaktan hoşlanmazlar. Evlerinin ihtiyaçlarını kendi elleriyle götürmek istemezler.

Aslında gururlu insanlar kendilerinin sevilebilir olmadığına inanırlar ama sevilebilir biri olduklarına başkalarını ikna etmeye çalışırlar. Gururda gizli mesaj “ben senden daha iyiyim” olan bir üstünlük taslamadır. 

Halbuki kendini sevmek böyle değildir. Gerçekten sevilebilir birisi olduğunu düşünmek, hiç reklama ihtiyaç olmadan doğal bir memnuniyet havası yayar. Gurur ise iğreti durur.

Tabii kendimizi sevmek kötü amellerimizi ve çirkin huylarımızı sevmek değildir. Aksine onları düzeltmeye gayret gösterebilmemiz için de yine kendimizi sevmeliyiz.

Kimler Kendini Sevmez?

Dünyaya istenmeden gelen ve anne-babasından yeterli sevgi görmeyen kişiler.

Davranışları hep eleştirilen, hiç beğenilmeyen ve takdir edilmeyen, daima başkası ile kıyaslanarak aşağılananlar.

Acı dolu tecrübeler, yaşanılan ağır travmalar geçmişi dolduruyorsa..

Kendilerini sevmeyen insanların yanında büyüyenler. Kişi böylelikle daha çok yük alır ve hayatın getirdiği hayal kırıklıkları artar.

Özellikle içinde yaşadığımız toplum, insanlara karşılaştıracakları ideal vücutlar sunmaktadır. Bunu televizyonda, basın yayın organlarında boy gösteren modellerle yapmaktadır. Bu da kişileri kıyaslamaya ve komplekse itmektedir.

Şişmanlık veya başka beden kusuru varsa..Tabii kusur olabilir, bunu büyütmek doğru değildir.

Kendini Sevme Egoizme Kayar Mı?

Hayır. Zaten gereğinden fazla kendimizi sevemeyiz. Kendimizi sevmek; güvenli olmak, sevildiğimizi, güçlü ve etkin olduğumuzu hissetmektir. Aksine bencillik (egoizm), gurur ve kibir kendimizi yeterince sevmediğimizde ortaya çıkar. Kendimizi hakkıyla seviyorsak, tatmine, bütünlüğe ve güvene ulaşır ve bu defa başkalarına sevgi sunmak isteriz. Kendimize ve çevremizdekilere bir şeyler yapmak için daha çok enerjimiz olur. Kendimizin ve başkalarının kusurlarını daha rahat kabulleniriz. Herşey daha basit görünür ve bir takım şeyler kolaylaşır. Kendimizi bütün hissettiğimiz için, insanlar istediklerimizi yapmaz veya söylemezlerse aldırış etmez, üzülmeyiz.

Ne Yapmalı?

Ailemizi suçlamaktan kaçınalım. Geçmiş değiştirilmez ama gelecek şimdiki düşüncelerimizle şekillenir. Onları suçlamakla sorumluluğu onlara yıkmış oluyoruz. Halbuki düzeltmek elimizdedir. Çabaya değer, çünkü kendimizi sevmek iyi hissetmemizi sağlar..

Kaynak: Mutluluk Elimizde / Psikiyatrist Doç Dr. Sefa Saygılı

Mutluluğun Tanımı Ve Mutlulukla Eğlence Arasındaki Fark

Yorum bırakın

yok

Toplumda son yıllarda yaygınlaşan bir görüş hep gündemde:

“Ancak eğlenmekle mutlu olunur.”

Bu yüzden başta televizyon kanalları olmak üzere birçok kişi ve kurum hep “vur patlasın çal oynasın” tarzında eğlenceler düzenlemekte. “Huzurevindeki yaşlıların mutluluğunu” gösteren fotoğraf ve görüntülerde, ihtiyarların gürültülü müzik eşliğinde karşılıklı göbek atarak mutlu oldukları mesajı verilir. Bu sahte mutluluk tablosu için, mutsuzluktan yakınan bir hastam şöyle demişti: “Hep eğlenip gülersem mutlu olacağımı sanırdım.”

Maalesef çoğu insan, bu hastam gibi mutlulukla eğlencenin aynı şeyler olduğunu ve birbirinden ayrılamayacaklarını zanneder. Onların mutlu insanların bulunduğu bir sahneyi düşünmelerini söylerseniz, gözlerinin önüne herkesin kahkahalarla gülerek oynadığı ve kadeh kaldırdığı bir tablo gelecektir.

Halbuki hakiki mutluluk tablosunda; sözgelimi otuz yıldır evli olan ve çocuklarını büyüten gülümseyen bir çift veya güzel bir kitap okuyan ya da insanları bilgi ve tecrübelerinden yararlandıran bilgili bir kişi v.b rengarenk sayısız tablolar vardır.

Günümüzde insanlar eğlenceye şartlandırılmakta ve tek hedef olarak onlara “maddi doyum” gösterilmektedir. Reklamlar da bunun teşvikçisidir. Neşesizsek falanca kolayı, sıkıntılıysak filanca kahveyi içmemiz telkin edilir. Yani mutsuzluğun kimyevi maddelerle giderileceği konusu işlenir. Koca karısını, baba çocuklarını mutlu etmek için maddeyi kullanır: Harçlık verir, altın alır veya maddi başka şeylerle onları avutur.

İşte bu sebeple toplum giderek daha çok eğlence vaad eden şeylere yönelmektedir. Oysa ki bunlar insanlara mutluluk getirmediği gibi, çoğu zaman iyi bir eğlence bile sağlamaz. Bu sefer kişi başka eğlenceler arar. Bir geceki partide yeterince eğlenemedi veya daha mutlu olamadıysa, demek ki doğru partiye gitmemiştir. Gelecek sefere daha seçkin, daha eğlenceli ve daha neşeli insanların bulunduğu bir partiye gidip harika zaman geçireceğine inanır. Bu düşünceyi yürütenlerin aklında daima çok eğlenen, dolayısıyla mutlu olduğu zannedilen kişiler vardır. Ve eğlence zamanla bir saplantı haline gelir.

Mutluluk Farklıdır

Eğlence ile mutluluk aynı şeyler değildir. Eğlence mutluluk getirmediği gibi, çoğu zaman onunla ters bile düşer. Bu iki temel kavram farklıdır. Eğlence geçicidir, mutluluk ise süregelen bir duygudur. Eğlence bir anlık keyiftir (hazdır). Kişi bir yandan eğlenirken bir yandan da içinde huzursuzluk, tedirginlik, mutsuzluk duyabilir. Çoğunlukla da böyledir. Mutluluk ise o an ve sonrasında süren iç huzurudur, içten taşan sevinç halidir.

“Reader’s Digest” adlı tanınmış derginin bir sayısında, mutluluk ve keyif arasındaki farkı Dennis Prager şöyle izah etmiştir: “Eğlence (haz), bir faaliyet süresince hissettiğimiz şeydir. Mutluluk ise, bir faaliyetin ardından hissedilen duygudur. Daha derin, daha kalıcı bir histir.” Ona göre lunaparka veya bir maça gitmek, sinema ya da televizyon seyretmek  eğlence faaliyetleridir. Bu tip faaliyetler bizim rahatlamamızı, geçici bir süre için problemlerimizi unutmamızı ve hatta belki de gülmemizi sağlar fakat mutluluk getirmezler. Çünkü bu tür fiillerin olumlu tesirleri eğlence bitince sona erer. Eğer biz kendimizden memnun değilsek hiçbir zaman mutlu olamayız. Mutluluk bir tavır ve fikirdir.

Yine Prager, “zorlukların ve hüznün yer almadığı eğlenceli bir hayatın mutluluk demek olduğuna inanan insanların, gerçek mutluluğu yakalama şanslarının oldukça düşük olduğunu” belirtmekte ve şöyle devam etmektedir: “Eğer eğlence ve haz mutlulukla eşdeğer olsaydı, acı da mutsuzlukla eşdeğer olurdu. Fakat aslına bakılırsa bunun tam tersi geçerlidir. Mutluluğa sebep olan şeyler çoğunlukla içlerinde acıyı barındırırlar.”

Annelik gibi mutluluk veren bir olayın acı ile başlaması dikkat çekicidir.

Kur’an’da, her zorluğun ardında bir ferahlık ama mutlaka bir ferahlık geleceğinin ifade edilmesi böyle bir hikmete binaendir.

Öğretici bir fim veya zevkli bir spor müsabakası seyretmek insanı mutlu etmez. Bu tip eğlenceler mantıklı bir şekilde kullanıldığında bizi rahatlatır, zihnimizi problemlerden uzaklaştırarak veya güldürerek mutluluğun sağlanmasına yardımcı olabilir. Ancak dozu biraz kaçırıldığında geriye sıkıntılarını bırakır ve huzursuzluk kaynağı olurlar.

Bazı insanlar sıkıntı ve mutsuzluklarını yemek yemeyle geçiştirebileceklerini zannederler. Fakat bu yüzeysel mutlulukları ayna karşısına geçtiklerinde veya tartıldıklarında sıkıntıya dönüşür.

Karşılaşılan üzüntü ve problemlerin, beyni içki veya başka şeylerle uyuşturmakla giderileceğini zannedenler de her zaman yanılırlar. Bu yolu deneyenler ertesi sabah sersem gibi kalktıklarında, problemlerinin aynen devam ettiğini görerek mutsuzlukla birlikte ümitsizliğe de düşerler. Bu durumda yaptıkları şey içki veya uyuşturucunun dozunun artırılmasıdır. Her yeni doz en az eskisi kadar, hatta eskisinden kuvvetli olmalıdır. Çoğu kimse için ılımlı dozlarda eğlence yeterince heyecan vermez. Özellikle eğlence ile mutluluğu bir tutanlar için ılımlı eğlenceler, ılımlı mutluluk aramak kadar saçma gelebilir. 

Sinema sanatçıları, şaşaalı ve eğlenceli bir hayatın kimseye mutluluk getirmediğinin örneğidirler. Bayan sanatçıların “evimin hanımı olmayı isterdim” tarzındaki ifadeleri veya yaşlılıklarında onlarla yapılan röportajlar, görünüşte eğlenceli geçmiş gibi görünen hayatlarının aslında ne kadar kederli olduğunu ilan etmektedir.

Bilinen bir hikayedir, mutsuzluktan yakınan hastasına doktor “Şu karşıki sirkte bir palyaço var, ona git çok eğleneceksin. Böylelikle mutsuzluğunu atarsın” tavsiyesinde bulunur. Bunun üzerine hasta boynunu büker ve şöyle der: “Sözünü ettiğiniz palyaço benim.”

Peki mutluluk getiren eğlenme şekli yok mudur? Elbette vardır: Sevdikleriyle muhabbet ve sohbet etmek, arkadaşları veya aile fertleriyle yapılan piknik ve gezmeler, kitap okuma ve belgesel filmler v.s. Bunlar belki yoğun ve gösterişli eğlenceler gibi görünmeyebilir ama zevklidir, mutluluk verir. Aynı zamanda kişinin gelişimine büyük katkıda bulunur.

Sonuç olarak eğlencenin doğru anlaşılması lazımdır. Mutlu etmeyen sahte eğlenceler ancak vakit kaybettirir ve zamanımızdan çalarlar. Bunun böyle olduğunu kabul etmek aynı zamanda israfa da engeldir. Çünkü şaşaalı eğlencelerle mutlu olduğu zannedilen insanların öyle olmadığı bilinir.

Günümüzde insanların geçmişe göre daha az mutlu olduğu, intihar, aile geçimsizliği, boşanma, alkol, uyuşturucu kullanımı, psikolojik rahatsızlıklar gibi olayların artışından belli olmaktadır.

Batı dünyasındaki mutsuzluk daha da belirgindir. Zevkçiliğe (hedonizm) odaklanmış bu toplumlarda özellikle genç insanlar arasında yaygın olan uyuşturucu, alkol kullanımı ve intihar girişimleri her geçen gün daha da artmaktadır. Birçok insan için alkol, uyuşturucu, müstehcen yayınlar ve kumar haz veren denemelerdir. Fakat bunlar kısa süre içerisinde alışkanlığa yol açar ve insanların mutlu olma şansını yok eder. Coleridge adlı fikir adamı:

“Mutluluk sadece iffet ve doğruluk üzerine kurulur.” derken büyük bir hakikate işaret etmektedir.

Kaynak: Mutluluk Elimizde / Doç. Dr. Sefa Saygılı

 

Çocuklarımıza Kitap Okumayı Nasıl Sevdirebiliriz?

Yorum bırakın

çay

Esselamü Aleyküm Kardeşlerim,

Bugün pazar ve biraz söyleşmek güzel olur diye düşündüm. Hep ağır konular olmaz, arada teneffüsler güzeldir, gereklidir. Kitaplardan konuşalım. Çok sevdiğim bir konu,  bana uyar 🙂 

Kitap okumayı sevmeyen bir toplum olarak tanınıyoruz. Maalesef ki çevreme göz attığımda bu tespitin yanlış olmadığını gözlemliyorum. Neden kitap okumayı sevmiyoruz sorusu da ister istemez insanın aklına geliyor. Kitap okumak öyle güzel ki oysa..Aklıma gelen bazı maddelere gelin beraberce göz atalım..

1-  Güzel ve yanlış pek çok hasleti aile yoluyla ediniyoruz. Eğer ailede kitap okunuyorsa çocuğun kitapsever olma olasılığı oldukça yüksek olacaktır. Tersi örnekler elbette vardır. Yani hiç kitap okunmayan bir evde yetişen çocuk kitap okumayı çok sevebilir veya çok kitap okunan  bir evde yetişen çocuk kitaplardan hiç hazzetmeyebilir. Ancak bunlar istisnadır ve kaideyi bozmaz. Zira çocuklar söylenenlerden çok gördüklerini örnek alır ve uygularlar. Çocuğuna kitap okumayı sevdirme düşüncesinde olan bir aileye öncelikle kendilerinin kitap okumaya başlamasını tavsiye etmek yerinde olacaktır..

2- Çocuğuna kitap okumayı sevdirmeyi hedefleyen bir aileye önce çocuğunu kitapçılara götürmesini ve kitapların bulunduğu mekanları çocuğuna sevdirmesini tavsiye ederim. Uygulanmış ve işe yaramış bir yöntemdir. Çocuğunuzla kitapçıya gittiğinizde onu çocuk kitaplarının olduğu reyona götürün ve kendi kitaplarını kendisinin seçeceğini bildirin. Siz o arada diğer kitaplara göz atın ve çocuğunuzun seçimlerine kesinlikle müdahale etmeyin. Muhtemelen çocuğunuz içerik odaklı değil kitabın dışındaki görsel albeniye göre kitap tercihlerini yapacaktır, aman hiç ses etmeyin. Arada dış kapağını beğendiği başka kitaplar görüp de sizden satın almak için izin isterse eğer bütçeniz elveriyorsa alabileceğini bildirin. Bu kitapçı gezme işi dışarı çıktığınız zamanlarda gününüzün bir parçasını oluştursun. Bütçenizin müsait olmadığı zamanlarda bunu çocuğunuza bildirin ve kitapçıda sadece kitaplara bakıp çıkın.  Eh bir dolu kitap parası verdiniz şimdi bekliyorsunuz ki çocuğunuz eve gelince koşarak aldığı kitapların başına geçecek ve okumaya başlayacak değil mi? Değil kardeşlerim, bu iş o kadar kolay değil. Sabırlı olmanız gereken bir sürece giriyorsunuz ve bu süreçte sabırsız olmanız, öfkeyle hareket etmeniz, aşırı ısrarcı olmanız halinde bir çuval inciri berbat etmeniz olasıdır. Çocuğunuzun seçip aldığı o kitapların kitaplığında el sürülmeden duruyor olması sizi çileden çıkartabilir ama sükunetinizi korumalısınız. Çocuğunuz kitapçıları ve kitap satın almayı sevmişse ilk adımı başarıyla geçtiniz demektir, tebrikler. Bundan sonraki süreç uzun sürebilir ama ümidinizi ve sabrınızı kaybetmeyin. Sabır anahtarını aklınızla birleştirerek Allah’ın izniyle bu etabı da aşacaksınız inşallah. Pes etmek yok! 🙂

2. zorlu etapta yine denenmiş ve başarıya ulaşmış  taktiklerden birini size aktarayım. Çocuğunuzun aldığı kitaplardan birini alın ve güzelce okumaya başlayın. Daha sonra çocuğunuz çay, süt, meyve suyu hangisini seviyorsa onlardan birini yanında yine onun seveceği yiyeceklerle hazırlayarak hoş bir ortam oluşturun ve çocuğunuzu çağırın. Ve başlayın muhabbete 🙂 Okuduğunuz kitaptaki olayları ballandıra ballandıra anlatmaya başlayın. Çocuğunuz size anlattıklarınızla ilgili sorular sormaya başlamışsa bu iyiye işarettir, ilgisini çektiğini gösterir. En heyecanlı yerde bitirin. Size daha sonra neler olduğunu soracaktır. Eğer söylerseniz kitabın bir anlamı ve heyecanı kalmayacağını, devamını eğer merak ediyorsa kendisinin okuyup öğrenmesi gerektiğini söyleyin. Muhtemelen bu taktik işinize yarayacaktır. Kitabı okurken bazı yerleri sizinle paylaşmak isterse siz de kitabı okumuş olduğunuz için bu konuda rahatça onunla  söyleşebilir, heyecanını paylaşabilirsiniz..Kolay gelsin 🙂

3- Okul ve dershanelerde çocukları ve gençleri kitap okumaktan soğutan bir uygulama olduğunu gözlemliyorum. Düşününüz ki çocuk veya genç o yaşa gelinceye dek kitap okuma alışkanlığı edinmemiş. Okulda veya dershanedeki öğretmeni kendisine zorunlu bir kitap okuma listesi veriyor ki akıllara zarar. En ağır klasikler mi dersiniz, sıkıcı, sürükleyicilikten uzak kalın kitaplar mı dersiniz hepsi mevcut.  Çocuk bu listeyle kitap okumayı seveceği varsa da sevmez.  Öğretmenlerin bu listeleri hemen vermemeleri, bir süre çocuğu gözlemleyerek okuma hızı, ilgi alanı, kitap okuma alışkanlığını göz önünde bulundurarak  ve her çocuğu ayrı değerlendirerek hareket etmeleri çok yerinde olacaktır. Amaç çocukların kitap okumayı sevmeleri ve kitap okuma alışkanlığı kazanmaları ise yöntem budur. Kitap okuma alışkanlığını yeni kazanacak olan çocukların ilgilerini çeken konulardaki kitapları okumalarının bu sürece çok büyük faydası olduğunu düşünüyorum. Kitap okumayı sevdikten sonra zaten zaman içinde asıl okumaları gereken kitaplarla tanışacaklar ve istifade edeceklerdir. Artık kitaba aşina oldukları ve okuma hızları da arttığı için okurken zorlanmayacaklardır..Asıl hedef de budur..

Faydalı kitaplarla buluşmanız ve istifade etmeniz dileğiyle,

Allah’a emanet olunuz..

by ihyaca

Çocukları Eğitmek Ve Huylarını Güzelleştirmenin Önemi

Yorum bırakın

Bil ki, çocukların eğitimi en önemli ve öncelikli işlerdendir. Çocuk, anne ve babasının yanında korunması gereken bir emanettir. Onun kalbi sade, temiz ve parlaktır. Ona iyi şeyler öğretilirse bunları kabul eder ve huy haline getirir. Kötü şeyler verilirse onları alır ve onlarla yaşar. Bu sebeple iyi, doğru ve güzel şeyler öğretilerek onu bir melek haline getirmek de, kötü ve yanlış şeyler vermek veya kendi haline bırakıp ihmal etmek suretiyle onu şeytan veya hayvan durumuna getirmek de mümkündür.

Tin suresinin ilk ayetlerini bu konuya taalluk eden yönüyle tefsir edersek şu meal ortaya çıkar: “Biz insanı yani çocuğu öğretim ve eğitime en elverişli bir kabiliyette yarattık. Fakat anne ve babasının, muallim ve diğer sorumluların yanlış yönlendirmesi sonucunda onu esfel-i sâfilin’e yani bütün hayvanların altına indirdik. Ancak doğru eğitim ve güzel terbiye sayesinde iman edip salih amel işleyenler bu hükmün dışındadırlar. Onlar için sayısız ve sonsuz mükafat vardır.” Ne var ki bunlar azınlıktadırlar.

Çocuğa doğru bilgiler verip güzel huylar kazandırmak ve  bu yolla onun kalite ve derecesini yükseltip kendisini dünya ve ahiret mutluluğuna erdirmek anne ve babanın, öğretmenlerin ve diğer sorumluların kaçınılmaz görevidir. Bu görev de bir emanettir. Gökler ve yer, emanetin ağırlığını taşıyamadıklarını bildirmiş ve onu üstlenmekten sakınmışlardır. Bu emaneti insan üstüne almıştır çünkü o baba ve anne olmanın zevkine talip olmuştur. Çocuk, onun talip olduğu zevkin meyvesidir. Bu sebeple bunlar bu emanetin hakkını verirler ve çocuğu güzel bir şekilde terbiye edip güzel huylarla donatırlarsa bunun büyük sevabını görecekler, çocuğu yanlış eğitmek veya ihmal etmek yüzünden canavarlaştırırlarsa bunun da büyük cezasına çarpılacaklardır. Onun için Allahu Teâlâ , “Ey iman edenler! Kendinizi ve çocuklarınızı cehennem ateşinden koruyun.” buyurmuştur. (Tahrim Suresi, ayet 6)

Bu ayette iki şey emredilmiş gibi görünse de bunlar birbirini tamamlayan unsurlardır. Çünkü çocuklarını cehennem ateşinden ancak kendilerini de bu ateşten korumaya çalışanlar koruyabilirler. Bu şundandır ki, çocukları korumak ancak kendilerinin onlara rehber olmaları ve örnek oluşturmaları sayesinde mümkündür.

Çocukları korumanın yolu, onlara güzel bir edep, güzel bir ahlak, kusursuz bir kişilik kazandırmak, onları kuvvetli, şuurlu, diri ve samimi bir akide ve imanla donatmak, onlara Allah’a itaat ve ibadeti sevdirmek, onları rahatlık düşkünü, zevk ve keyif budalası, süs ve gösteriş müptelası, kötü işlerin ve yanlış alışkanlıkların esir ve kölesi haline gelmekten sakındırmaktır.

Kaynak: İhyâ’u Ulûmid’dîn / İmam-ı Gazali r.a

İstediğin Kadar Kaçmayı Dene,Allah(c.c)Saklamazsa Saklanamazsın

4 Yorum

bisiklet süren gençler

S.A Kardeşlerim,

Bugün yaşadığım bir olayı paylaşacağım sizlerle. Evden çıktım. Caddeye doğru yürüdüm. Caddeye bağlanan yolu geçtim, ışıklarda bekledim. Işık yandı, caddenin karşı tarafına geçtim ve yürümeye başladım. İşte o anda bazı bağrışmalar ve yüksek sesler geldi  ışıklarda arabaların beklediği yerden. Ne olduğunu anlamadım, baktım 18-20 yaşlarında bir genç kardeşimiz ayağını tutuyor, bir arabaya doğru sesleniyor. Ayakta duramadı zaten yere oturdu. O esnada ışık yandı, arabalar ilerledi. Durumu anladım, önümden dönüş yapan arabaların içinde o arabayı Rabbim farkettirdi, plakasını okudum. İçimden tekrarlaya tekrarlaya gerisin geriye döndüm, tekrar ışıkları bekledim karşıya olayın olduğu yere geldim. Yere çöken kardeşimize plakayı söyledim. Plakayı aldığımı öğrenince çok sevindi, dua etti. Hemen telini çıkardı, not etti. O esnada plakayı alan bir başkası daha geldi, baktık aynı, emin olduk. Olayı sormadım ama sanırım ayağı ezilmişti, ayağa kalkamıyordu. Bir tane de yaşlı amca geldi olduk 3 kişi. Kardeşim dedim, sen bu halde gidemezsin.  Oradakilere dedim, bu halde gidemez bir yere. Babamı arayacağım dedi tamam dedim. Babası gelene kadar bırakmayın bu kardeşi dedim, şifa diledim ve ayrıldım oradan..

Araba lüks bir arabaydı..

Oldu mu bu yaptığın? İnsan yolda bir hayvanı ezse, eğer vicdanı varsa bırakıp gidemez. İnsanız, elimizde olmadan istemeden başımıza kazalar gelebilir. Kimseye zarar verme niyetimiz olmasa da bir anlık dalgınlıkla istenmeyen olaylar yaşanabilir. Rabbim hepimizi görünür görünmez tehlikelerden, kazalardan belalardan korusun. Ama başımıza bir hal geldiyse de, eğer insansak vicdan taşıyorsak  bize gereğini yapmak yakışır, kaçıp gitmek değil. Kaçtın da ne oldu? Rabbim izin vermedi sana, saklamadı seni. Eğer Allah saklamazsa saklanamazsın hiçbir yere..

Senin evladına yapılsaydı bu iş ne hissederdin? Ayağını çiğnese biri ve orada öylece bırakıp gitse affedebilir miydin onu? Empati yapmak bu kadar mı zor? Herkesin evladını kendi evladı gibi esirgemesi insanın, bu kadar mı zor? Vicdanlarımız nereye gittiler, merhametimiz, şevkatimiz  nereye kayboldular?

İnseydin arabandan, koştursaydın o kardeşimize. Affet kardeşim bilerek olmadı deseydin, aileni arayalım ve hastaneye gidelim deseydin. Yürüyemiyorsan seni sırtımda taşıyayım deseydin..Deseydin bir şeyler be kardeşim..Her şey ne kadar da farklı olurdu o zaman..Ama sen kaçmayı, korkaklığı tercih ettin..Olmadı, hiç olmadı..

Bu noktada ailelere de büyük iş düşüyor. En büyük ve temel eğitim ailede alınır. Ana-baba evladına pişmanlıkla özür dilemeyi güzellikle ama en önemlisi de uygulayarak öğretmeli. Tevbenin en büyük şartı pişmanlıktır. Yapılan hatalardan pişmanlık duyup Allah’a tevbe eder, üzdüklerimizden de özür diler helallik isteriz. İnsanlardan özür dilerken etkili bir sonuç almak istiyorsak pişmanlıkla, nezaketle, tevazuyla özür dilemeyi öğrenmemiz ve sorumlu olduklarımıza öğretmemiz gerekiyor. Kalpte pişmanlık duyulmadan sadece adet yerini bulsun diye yapılan bir tevbe ile pişmanlık dolu bir kalple yapılan tevbe elbette bir değildir. Aynı durum özür için de geçerlidir. Kalbimiz o pişmanlığı hissettiğinde yumuşayıverir, affa hazır hale gelir. 

Kaçmak korkakların işidir. Bir Müslüman  ise Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmaz. Kul olduğunu unutmaz. Hatası olduğunda da, kaçmak yerine gereğini yapmanın peşine düşer..

Yüce Rabbimizin (c.c) Ümmet-i Muhammed-i her türlü görünür, görünmez tehlikelerden, kaza ve belalardan koruması duasıyla,

Allah’a emanet olunuz..

by ihyaca

Çocuğunu Dövenler, Gül Yerine Dikene Talip Olanlar

12 Yorum

renkli uçan balonlar

S.A Kardeşlerim,

Uzun zaman oldu yazmayalı değil mi? Tatlı sitemler ve hatırlatmalar bunu gösteriyor. İnşallah hepiniz iyisinizdir. Rabbim iyiliğinizi daim eylesin, iki dünya iyiliği nasip etsin.

tasavvufokulu her ne kadar blog olsa da, sizlerin de fark ettiği gibi site formatında kullanılıyor. Kişisel bloglardan farklı bir içeriğimiz var. Ancak blog özelliklerinden de tamamen sıyrılmış değil, ikisinin ortası diyelim..Bundan dolayıdır ki, arada hem sizlere selam vermek, hem de birkaç kelam etmek için haddim olmayarak bir şeyler karalıyorum. Bu yazı da onlardan biri olsun..

Çocuk ağlamasına hiç dayanamam. Bazen evdeyken dışarıdan çocuk ağlaması duyarım, içim gider, yüreğim burkulur. Başlarım dua etmeye. Rabbim en güzel teselli edicidir, o yavruyu teselli etsin, etrafındakilerin şevkatini, merhametini arttırsın diye niyaz ederim. Bu konuda hassas olduğum için mi fark ediyorum bilemem ama, bugün yaşadığım olayın bir benzerine kısa süre önce rastgelmiştim.

Minibüsteyim. İçerisi kalabalık. Bir çocuk ağlıyor, yanındakiler teselli vermeye çalışıyorlar. Elinde bir simit var ama onunla pek alakalı görünmüyor. Susuyor. Az zaman sonra tekrar ağlamaya başlıyor. Nasıl desem size, şımarık bir çocuk değil bu, ufacık ama olgun işte. Susuyor yine. Ve iç çekişleri başlıyor. Elinde değil farkındayım, bunu durduramıyor. Aman Allah’ım, o nasıl iç çekişti öyle, kıyamadım, kıyamadım, kıyamadım hiç. Hayatımda hiç bu kadar vakur, bu kadar içli, bu kadar gerçek iç çekiş duymamışım ben, bunu fark ettim. O içini çekiyor, benim yüreğim eziliyor. Babaannesinin kucağında oturuyor, başı cama dönük. Yanında da annesi ve annesinin kucağında uyuyan ondan daha küçük kızkardeşi var. Konuşmalarından anlaşılan bu. Çantama bakındım, çocuğa verebileceğim, ilgisini dağıtabileceğim bir şey var mı diye ama aksilik işte, yanımda o tür bir şey yok. Ben çantama bakınırken çocuk yüksek, inanılmaz kararlı ve tok bir sesle bir şey söylemeye başladı. 4-5 yaşlarında ancak, söylediği tam anlaşılmıyor. Babaannesine söylüyor. Aynı sözü kararlı bir şekilde ve inanın hiç de şımarık olmayan bir ifadeyle söylüyor. Ve duydum söylediğini:

“Vur ona!”

Birkaç kez tekrar etti ve peşinden: Babaanne annemin yüzüne tokat at! dedi. Ve tekrar cama döndü. İçli, içli dışarıya bakmayı sürdürdü…

Bu mudur? Annelik, babalık yapmak bu mudur? Ah be kardeşim, nasıl kıydın sen o yavruna..Dayakla terbiye olmaz. Hem sevgi, şevkat varken dayağa gerek de kalmaz. Unuttun mu, o yavrucaklar sana Allah’ın emanetleridir. Rabbim onu sana dövesin diye vermedi. Hayatındaki zorluklarla mücadele ederken stresini atabileceğin bir kum torbası değil o, senin yavrun. Sen annesin, sevgi şevkat zuhur etmeli senden, acımasızlık değil. Hem biliyor musun, annenin babanın vurduğu yerde gül bitmez, yalan o söz, uydurma. Muhtemelen de nefsine, şeytana yenilmiş, vicdanını rahatlatma peşinde olan birisinin uydurduğu bir söz. Yaptığı yanlışa kulp takmak isteyen, vicdanını rahatlatmaya ihtiyaç duyanlar demek bolca ki, bu söz bu kadar yaygın ve bilinir olmuş.

Kardeşim, bizim örneğimiz Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’dır (s.a.v). O ki, savaş dışında hiçbir canlıya el kaldırmamıştır. O ki, çocuklarına, torunlarına sevgi ve şevkatle muamele etmiştir. Onların gönlünü kırmamış, gönüllerini yapmış, fethetmiştir. Eğer müslümanım diyorsak, bize yakışan da O’nun izinden ilerlemek, O’nun yaptıklarını yapmaktır. Hem biliyor musun, evladın senin ona yaptıklarını unutmayacak. Çocuktur, unutur zannediyorsun ama unutmayacak. Çocukken hafızalara kaydedilenler kalıcı olurlar, kolay unutulmazlar. Evladın seni nefretle değil, sevgiyle ansın kardeşim. İleride sana görev icabı, zoraki evlatlık yapmasın. Bugün senin için ona sevgiyle, şevkatle, merhametle dolu olsun ki, aynı güzellikler ondan sana ulaşsın. Ne doğrarsan tabağına, o gelir kaşığına sözü boş bir söz değildir..

Kardeşim, ananın babanın vurduğu yerde gül bitmez, diken biter. Ve o dikenler gün gelir sana batar, seni acıtır, bilesin..

Evlatların Allah’ın (c.c) çok çok kıymetli emanetleri olduğunu unutmamamız dileğiyle,

Allah’a emanet olunuz..

by ihyaca

Müslüman Aile Bireylerinin Birbirlerine Karşı Vazifeleri Nelerdir?

Yorum bırakın

baba, anne ve bebek eli iç içe

Aile hayatı, bir toplumun başlangıcıdır. Müslümanlıkta aile teşkilatı pek önemlidir. Aile fertleri, başlıca karı ve kocadan ve bunların çocuklarından ibarettir. Bunların karşılıklı vazifeleri ise şunlardır:

1-Kocanın Başlıca Vazifeleri: Hanımı ile güzel geçinmek, onu himaye etmek, onun nafakasını temin ederek kendisine sadakattan ayrılmamaktır. Bir hadis-i şerifte:

“Sizin hayırlılarınız, kadınları hakkında hayırlı olanlarınızdır.” Buyurulmuştur. (Tirmizi, İbni Mace)

Diğer bir hadis-i şerifte de:

“Kadınlara ancak kerim olanlar ikram, kötü olanlar da ihanet eder.” buyurulmuştur. (Keşfül Hafa)

2- Kadınların Başlıca Vazifeleri: Kocasının meşru emirlerini tutmak, onun namusunu, haysiyetini koruyup haline kanaat etmek, israftan kaçınmak, ev hanımı olacak bir vaziyette bulunmaktır. Mutlu bir halde yaşamanın birinci yolu budur.

3-Çocukların Babalarına, Analarına Karşı Başlıca Vazifeleri: Onlara hürmet ve itaat etmektir. Kendilerini senelerce bir muhabbet ve şevkatle kucaklarında beslemiş bulunan babalarına, analarına karşı “of” demeleri bile caiz değildir. Babasına, anasına bakmayan, onların meşru emirlerini dinlemeyen, onların ihtiyaçlı zamanlarında yardımlarına koşmayan bir çocuk hayırlı evlat olmak şerefinden mahrum kalır, toplumun fertleri arasında kıymetli bir uzuv sayılamaz. Hak Teâlâ’nın azabına müstehak olur.

Babalar hürmet, analar da yardım etmek bakımından önceliklidir. Bununla beraber ananın hakkı, babaya göre iki kattır. Bir hadis-i şerifte:

“Cennet anaların ayakları altındadır.” Buyurulmuştur. (Keşful Hafa, Nesâi, Beyhaki)

Hayırlı çocuklar yalnız babalarına değil, belki onlardan sonra onların dostlarına, kabirlerine de hürmette kusur etmezler. Çünkü bu hürmet de babaya anaya hürmet kısmındandır.

4- Babaların Ve Anaların Çocuklarına Karşı Başlıca Vazifeleri: Dünyaya gelmelerine sebep oldukları bu yavrularını güçleri yettiği ölçüde beslemek, terbiye etmek, okuyup bir kazanç yoluna sevketmektir.

Baba ile ana, çocuklarına karşı eşit derecede davranmalı, çocukları bakıp okşamak hususunda eşit tutmalıdır ki, aralarında bir gücenme, bir rekabet duygusu meydana gelmesin..

Ana ile baba, çocuklarına merhamet ile muamele yapmalı, kendilerini isyana sevk etmeyecek tarzda terbiyeye çalışmalı ve kendilerine karşı güzel bir fazilet örneği halinde bulunmalıdırlar. Dokuz yaşına giren çocuklarını kendi yataklarından ayırmalı, on üç yaşına girdikleri halde namaz kılmayan çocuklarını hafifçe dövmeli, on altı yaşına giren çocuklarını da mahzur yok ise evlendirmeye çalışmalıdır. Salih çocuklar Hakk’ın birer kıymetli ihsanı demektir.

5-Kardeşlerin Başlıca Vazifeleri: Birbirini sevmek, birbirine yardım edip hürmet ve şevkatte bulunmaktır. Kardeşlerin aralarında pek kuvvetli bir bağlılık vardır. Bunu daima korumalıdır. Hele büyük kardeşler, baba ve ana yerindedirler. Bunlara karşı büyük bir saygı göstermelidir.

Maddi bir menfaat yüzünden birbirine düşman kesilen kardeşler, iyi ruhlu kimseler sayılmaya layık olamazlar. Birbirine tutkun olan kardeşler, hayatta daima muvaffak olurlar.

Şunu da ilave edelim ki, hizmetçiler de aile efradından sayılırlar. Bunlara karşı da lütuf ile, gönül alıcı muamelede bulunmalıdır, kendilerine güçleri yetmeyecek işleri yüklememelidir.

Hizmetçiler de insanlık bakımından efendilerine müsavidirler. Bunların da mümkün mertebe terbiyelerine, güzelce yaşamalarına dikkat edilmelidir, kusurlarını affederek kendilerini güzel bir tarzda islaha çalışmalıdır..

Kaynak: Büyük İslam İlmihali / Ömer Nasuhi Bilmen (r.a)

Bazı İnsanlar Hayvanlara Neden Kötü Davranırlar?/4 Ekim Hayvanları Koruma Günü

10 Yorum

kuş ailesi

S.A Kardeşlerim,

Daha önceden oturduğum semtte yaşlıca bir hanım vardı. Kızı çalıştığı için gündüzleri torununa o bakıyordu. Maalesef ki geçimi zor bir hanımdı ve torununu da pek döverdi. Yaşadığımız mahalle olarak bundan çok rahatsızdık, lakin elimizden gelenler belliydi, çaresizdik..İçim çok acırdı, öyle böyle değil..O yavrucak büyüdü, arkadaşlarıyla dışarıda kendi başına oynayabilecek yaşa geldi..Ve ne oldu biliyor musunuz? Şiddet saçan bir yavrucak oldu, sokakta bulduğu kedilere zarar vermeye başladı, arkadaşlarına her türlü şiddeti ve kötülüğü yapmaya başladı..Kısacası evde ne gördüyse, neye maruz  kaldıysa aynılarını sokakta sergilemeye başladı..Hata bu ufacık yavrucakta mıdır, ne dersiniz? Sevgiyle büyümüş olsaydı, sevgiyi tanımış olsaydı, sevgi saçardı etrafına..

Elbette ki bu şekilde büyüyen her çocuk şiddet yanlısı olmayacaktır..Hatta şiddetin kötülüğünü bildiği için herkesten çok daha müşfik ve sevgi dolu olabilir..Dileyelim ki hepsi böyle olsunlar..Dileyelim ki hiçbir çocuk şiddet görmeden büyüsün, sevgi depoları ömür boyu etrafını aydınlatacak kadar dolu olsun..O yavrucaklar anne ve babalara yüce Rabbimizin çok kıymetli hediyeleri, emanetleridirler.Yalnızca karnını doyurmakla, üst-baş almakla bitmiyor bu iş maalesef. Sevgi ve ilgi de gerek, yaşına göre dertlerini dinleyip küçümsememek gerek, sevincine de üzüntüsüne de ortak olmak gerek, sevgi dolu teselliler ve güzel sözler etmek gerek..Kısacası onlara vakit ayırmak gerek kardeşlerim, bu zamanda bu iş her ne kadar savsaklanıyor olsa da hatırlatmış olalım biz..Herkes çok meşgul, herkesin çok işi var, çocuklara sıra gelemiyor bir türlü..E nasıl olsa televizyon da var, oyalanıverir çocuk değil mi? Oysa ki onlar çok kıymetli ve bolca ihtimam istiyorlar. Çok sevdiğimiz birisi bize bir hediye verdiğinde ne kadar önemsiyor ve gözümüz gibi bakıyoruz da, Allah’ın bu çok ama çok kıymetli hediyelerine neden aynı önemi veremiyoruz acaba? “Ama biz onlar için çalışıyoruz” dediğinizi duyar gibiyim. Allah sizlerden razı olsun, Rabbim sevabınızı bol eylesin, lakin kendimizi kandırmıyalım lütfen..Televizyona ayırdığınız vaktin 1/3 ünü bile kaliteli, tüm ilginizi yönelterek çocuğunuzla geçirseniz yavrunuzu pek de memnun edersiniz. Ailesi tarafından önemsenme duygusunu yaşamak onun bir ihtiyacıdır. Ameller niyetlere göredir, önce nasıl davranmamız gerektiğini bir düşünelim, karar verelim, azimli olalım, Rabbim yardımını gönderecektir inşallah. İşin püf noktası karar vermek ve kararlı olmak olsa gerek..

Bugün 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü..Dinimize göre hayvan hakları vardır, önemlidir ve yapılan haksızca muameleler günahtır. Rabbim bu konuda yanlış davranışlardan herkesi muhafaza etsin ve bizleri merhametten ayırmasın.Toplumumuzun sevgiyle büyütülmüş ve etrafındaki insan, hayvan ve diğer canlılara sevgi saçan bireylerle dolu olması dileğiyle,

Allah’a emanet olunuz..

by ihyaca

Pazar Günü Sendromu

8 Yorum

beyaz ev

Pazar gününüz hayır olsun, hayırlarla dolsun kardeşlerim. Evet bu gün pazar. Tüm ailenin bir arada olduğu, sevgi ve mutlulukla aile bağlarının kuvvetlenmesi gereken tatil günü. Fakat maalesef genelde böyle olmuyor. Stres, gerginlik had safhada oluyor pek çok ailede. Pazar gününden herkesin beklentisi pek bir büyük, bundan kaynaklanıyor olabilir mi bu durum acaba? Ertesi gün iş var, okul var bunlar da bilinçaltına etki ediyor muhtemelen.

“Zaten bir pazarım var” diyenlerle dolu evin içi.

Böyle olmasın pazarlarımız. Önce sevmeyi öğrenelim pazar günlerini. Hem kendimiz hem de ailemiz için güzelleştirmeye çalışalım, bunun yollarını arayalım, çaba sar fedelim. Benliğimizi, bencilliğimizi bir tarafa atıp ailemizin yüzünü güldürmeye bakalım. Hanımlar önceden evdekilerin sevdiği güzel yemeklerden yapsınlar, ev işlerini önceden bitirsinler o güne bırakmasınlar. Evin beyi veya çocuklar bir program yapmak istiyorlarsa yemek yapacağım, iş yapacağım diyerek oyunbozanlık yapmasınlar. Çocuklar da ödevlerini pazar gününe bırakmasınlar. Aynı durum onlar için de geçerli. Beyler de “bir pazarım var zaten”e bağlamasınlar durumu. Zaman fedakarlık zamanıdır, ailenizle ilgilenme zamanıdır, onların isteklerine beklentilerine duyarsız kalmama zamanıdır.

Kısacası pazar günü aileyle bir arada olunan, tebessüm edilen, nezaket sergilenen, gönül yapılan bir mutluluk günüdür.

Daha da doğrusu böyle olması gereken bir gündür.

İlerde çocuklarımız pazar günlerini nasıl hatırlayacaklar dersiniz?

a) Pazar günü mü dedin, aman aman hiç hatırlatma! Pazar günleri evde hiç kavga eksik olmazdı. Annem sinirli, babam gergin her an bir olay çıkacakmışcasına tetikte beklerdik. Şu günü bir hayırlısıyla atlatsak diye dua ederdim. Hatta hiç tatil günü olmasa, hiç pazar günü yaşamasak isterdim. Her gün okula gitmeye bile razıydım bunun için, düşün artık.

b) Pazar günü mü dedin, ah ah nasıl özlüyorum o günleri bir bilsen. Anneciğim pazar günü için önceden hazırlıklar yapardı. Hepimizin sevdiği yemekleri, tatlıları yapmaya özen gösterirdi. Ailece mutlu, neşeli bir kahvaltı yapardık. Babacığımı  hafta içi işinin yoğunluğundan akşamdan akşama görürdük ama pazar günleri acısını çıkarırdık bu hasretin. Babacığım bizi hiç kırmaz, gönlümüzü yapmak için didinirdi o gün. Para durumumuz müsaitse bizi gezmeye götürürdü. Paramız yoksa da hiç sorun değildi, ailece yürüyüşe çıkardık. Öyle mutlu olurduk ki o gün sevgi depolarımın dolduğunu hissederdim. Pazar günlerini iple çekerdim..

Çocuklarımızın ilerde ailede gördüklerini uygulayacaklarını biliyoruz değil mi?

Seçim sizin..

Mutlu pazarlar, Allah’a emanet olunuz..

by ihyaca

Older Entries

%d blogcu bunu beğendi: