Babasızlar İçin/Can Dündar

8 Yorum

hüzünlü ve üzgün palyaço

Yalnızlar için Sevgililer Günü yazısı yazmışlığım var. Ama bunca yıl yetimler için Babalar Günü yazısı yazmadığımı fark ettim.

Fark ettim; çünkü artık ben de onlardan biriyim.

Bu, ilk babasız Babalar Günüm benim…

Oysa ne kadar da kalabalıkmışız.

Kundaktan itibaren üzerine gerilen kanatlardan mahrum kalmış, sessiz, savunmasız bir orduda askere alınmış gibi hissediyor insan…

Günün birinde herkesin gönülsüz kaydolacağı, mahzun bir yetimler ocağı…

O babasına sarılmış mutlu çocuklardan reklam panoları, evlatları babalarını sevindirme yarışına davet eden renkli alışveriş çağrıları, babayla geçirilecek mesut bir günün etkinlik duyuruları, “Babamı seviyorum” temalı duygusal köşe yazıları…

Meğer “babalılar”ın bu şenliği, “babasızlar”ın yarasına tuz ekermiş.

Geçen Aralık’ta babamı kaybettiğimde arayan Ahmet Davutoğlu, taziye niyetine bir hadisten söz etmişti:

Adamın biri Hazreti Peygamber’e gitmiş, nasihat istemiş.

“-Baban vefat etti mi” diye sormuş Hazreti Peygamber:

“-Etti, ya Resulullah” demiş adam…

Hazreti Peygamber, “Öyleyse sana nasihat olarak babanın vefatı yeter” cevabını vermiş.

 Çünkü yaş almak, evden ayrılmak, evlenmek filan değil, babadan kopmak bitiriyor çocukluğu insan hayatında…

O büyük dayanaktan yoksun kalmak büyütüyor bir anda…

Çöken duvarın dibinde filizleniyor Ademoğlu aslında…

Yas günümde arayan Sezen Aksu, “Çocukluğun elinden alınmış gibi olursun şimdi” demişti.

Aynen öyle…

İnsanoğlu, evlatlığını da defnediyor babasıyla birlikte…

Önce tutamaksız kalmış gibi sendeliyor.

Sonra onsuz yürümeyi öğreniyor.

Ve ardından özlemin sonsuzluğu başlıyor.

İnsan, babası sağ iken bilemiyor, tahmin etse de konduramıyor:

“Bu, onu son görüşüm mü?”

“Elini son öpüşüm mü?”

“Yoksa son Babalar günüm mü?”

O yüzden son kezmiş gibi doyasıya görmek, öpmek, sevmek gerekiyor.

Öyle yapabildiğim için şanslı sayıyorum kendimi…

Bir süre önce mensubu olduğum ve istemeden koptuğum “babalılar” dünyasındaki kardeşlerime de bunu tavsiye ediyorum.

Yeni katıldığım “babasızlar alemi”ne gelince…

Herhalde bugün onlarla mezarlıkta buluşacağız.

Babalarımızın saçı yerine taşını okşuyor olacağız.

Benimkinde Cahit Sıtkı’dan bir şiir kazılı…

Babama, unuttuğu bir türküyü hatırlatan mısralar…

Bütün babalara armağan olsun:

 

“Öldük, ölümden bir şeyler umarak,

Bir büyük boşlukta bozuldu büyü…

Nasıl hatırlamazsın o türküyü,

Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,

Alıştığımız bir şeydi yaşamak…”

Can Dündar
Reklamlar

İskender Pala,Zerafet

4 Yorum

Zarif Çiçek

Zarafet kelimesinin içini doldurabilecek özellikler nelerdir? Acaba hiç düşündünüz mü, zarif insan kime denir?

 Zarif kelimesi zarf kelimesi ile aynı köktendir. Zarf, “içine bir şey konulan kap” anlamını taşır. Mektup zarfı gibi. O halde zarif insan da, “içinde latif ve hoş şeyler bulunan kişi” anlamına gelecektir. Soru şu: Zarafetin içini dolduran bu latif ve hoş şeyler acaba nelerdir?!..

 Zarif olmanın ilk şartı hiç şüphesiz nazik olmaktır. Nazik olmanın ilk şartı da hatayı kendinde aramak. Konfüçyüs, insaniyeti tanımlarken “Kendine hakim olmak ve nezaketli olmak.” der. Bu bir bakıma zarafetin de tanımıdır. Çünki zarif kişi hiç kimseye zararı dokunmayan, bilakis kendisinden çevresine güzellik ve iyilik yansıyan kişidir. Zarafeti olmayan, nezaketle terbiye edilmeyen bütün varlıklar, gitgide canavarlaşır. O halde zarafet haddi aşmamak da demektir. Haddi aşan her şey çevresine zarar verir çünki.

 Rüzgar, saba yeli yahut meltem iken güzeldir de haddini aşıp şiddetlenince fırtınaya, boraya, kasırgaya durur. Dalgalar belli bir ahenkle sahile vururken hoşa gider de şiddetini artırınca çevresini yıkmaya başlar. Sevgi belli ölçülerde erdemdir de haddi aşınca adı aşk olur, cinnete varır. Yerinde bir öfke edep içindir de haddi aşınca insanı katil eder. Şakanın normali nükte ve mizahtır; ama aşırısı maskaralık olur. Velhasıl zarafet bir itidaldir. Hani mevsimler içinde bahar gibi. Kış ve yaz haddi aşan hava şartlarıyla vardır; ama baharda sıcak ile soğuğun, gece ile gündüzün, belki tabiattaki ölüm ile canlılığın eşit ve dengeli olduğu görülür. Bunun insan ruhuna yansıması da aslında insanın itidali, fıtratın en beğenilen yüzüdür. İnsan ruhu iyilik ve güzellik ile gerçek kimliğine kavuştuğuna göre, bir bahar zarafeti de insana en uygun olan tavrı sunar. Ne buyrulduğunu biliriz: “İşlerin hayırlısı, orta hallice olanıdır. “Bu düstur, derinine bakıldığında, aşırılıktan kaçmaktan öte zarafeti bize telkin etmektedir.

 Her tavrın bir zarafeti vardır. Oturmanın, kalkmanın, iş görmenin, eşyaya bakmanın, sosyal ilişkilerin, çalışmanın, dinlemenin ve tabii söz söylemenin… Gönüllerdeki zarafet dışa yansıdıkça hayat güzelleşir ve kalite kazanır. Söz gelimi sanat eserleri ancak zarif bir duyuş, zarif bir bakış ile ortaya çıkabilir. Sözün zarafeti şiir, rengin zarafeti resim, taşın zarafeti mimari, sesin zarafeti beste olarak dışa yansıdığı vakit eşya da zarafet kazanır ve sanat olur. O halde sanatın kullandığı yöntem, baştan başa bir zarafetten ibarettir. Ortaya çıkan şey edepten sıyrılmış olsa bile yöntemin zarafetine halel getirmez.

 Eşyanın zarafeti insanın ona yüklediği anlam ile ölçülür. Çivi, iğne, çengel, giyotin, mengene, kerpeten vb. eşya bir zindanda da bulunabilir, bir ciltevinde de. Zindanda aynı eşya ile işkence yapılır ama ciltevinde onlar bir sanat eseri için vardır. Yani birisi nezaket ve zarafet adına kullanılır, diğeri nezaketsizlik ve zulüm adına. Birinden estetik, diğerinden kötülük çıkar. Bunlardan ilki insan tabiatına uygun olan, diğeri onu insanlıktan çıkaran tavırlar olduğuna göre insanlığın da ölçüsü zarafete vabeste kalır. İnsaniyetli olmak demek, önce zarif olmak demektir.

 Zarif kişide bulunması gereken özellikler arasında yüzün aydınlığı, vücut ve elbisenin temizliği, güzel koku sürünme, görünümün iç açıcı oluşu, konuşmanın düzgün ve akıcılığı, fikirlerin mantık ve akıl çerçevesinde olması, müstehcenlikten kaçınma ve pis şeylerden uzaklaşma gibi özellikler vardır. Buna gülümseme, kararlılık, samimiyet, tek yüzlülük, sevgi, takdir hissi vs. de eklenebilir. Ama bizce hepsinden önemlisi sözün güzel olmasıdır. Sözün güzel olmasından kasıt, onu düzgün ve akıcı ifade etmekten, süslemekten ziyade içinin dolu olması, değerli bir fikri ifade etmesi, yüksek anlamlar taşıması, yapıcı olması, gönül almasıdır. Yerinde bir teşekkür, uygun bir selamlaşma, gerektiğinde özür dileyiş, takdir ve sevgiyi ifade gibi. Bunlar yoksa mutluluk yoktur çünkü. Yani ki söz, candan ibarettir. Ve canın tek gıdası zarafettir.

İskender Pala

Başarılı Olmanın Sırları,Başarılı İnsanların Özellikleri

10 Yorum

başarılı olmanın sırları

Bazı insanlar kendilerinin ve başkalarının hayatlarında önemli ve olumlu gelişmeler sağlarlar ve başarılı kabul edilirler. Başarılı insanlar üzerinde yapılan araştırmalar, onların birçok ortak noktasının olduğunu ortaya koyuyor.

Öncelikle başarılı insanların yüksek bir özgüvene sahip olduğu belirlenmiş. Bir başka ifade ile başarılı insanlar kendilerine değer verir ve güvenirler. Bu özgüven onların yaratıcılık için gerekli olan heyecan ve cesarete sahip olmalarını sağlar. Dolayısıyla, özgüveni olan insanlar kendilerine ulaşılması güç hedefler koymaktan çekinmezler. Ardından da bu yüksek hedefe odaklanarak onu gerçekleştirme yönünde en büyük adımı atmış olurlar.

Başarılı insanların hayatta belirlenmiş kişisel hedefleri ve değerleri vardır.Hangi misyona hizmet ettiklerini iyi bilirler ve başarılı olduklarında dünyanın nasıl değişeceği konusunda bir vizyona sahiptirler.Kişisel hedefleri konusunda gerçekçi ve net beklentileri vardır. Bu hedeflere ulaşmak için stratejiler geliştirir ve bu stratejileri uygularlar. Bu stratejiler bireysel yetkinlikleri ve ilişkileri geliştirecek hedefleri ve zaman planlamasını kapsar.

Başarılı insanlar aynı zamanda kendi davranışları ve gelecekleri için sorumluluk üstlenirler. Sorumluluk üstlenen insan inisiyatif alır, risk alır ve geleceği şekillendirecek adımları belirler ve atar. Bu yaklaşım onlara daha hızlı öğrenme fırsatı sağlar.

Bu insanlar geleceği gözlerinin önünde canlandırmak için özel çaba gösterirler. Hayal etmek, gerçekleştirmenin ilk adımıdır. Hayalleri gerçeğe dönüştürürken izlenen bir başka yol da bu hayalleri başkalarıyla paylaşmaktır. Sözlü ve/veya yazılı olarak hayallerini tekrarlayan insanlar, hem bu hayalleri daha netleştirmiş olurlar, hem de kendilerin toplum önünde hayalleri ile özdeşleştirerek kişisel sorumluluklarını pekiştirirler.

Başarı insanlar yenilgileri kabullenip, onları aşma konusunda kararlılık gösterirler. Gerçeklerle yüzleşmeyi, başkalarının deneyimlerinden faydalanarak hataları önleyebilmeyi bilirler. Odaklandıkları hedef doğrultusunda ilerlemeyi gözleyip, davranışlarını değiştirmekten kaçınmazlar.

Başarılı insanlar kendileri ile barışıktırlar. Dolayısıyla, yaşamlarında yüksek düzeyde stres yoktur. Ruhsal ve bedensel olarak formda ve zindedirler. Bu, onların hedeflerine odaklanabilmelerini sağlar. Onlar, uzun vadeli hedeflere odaklanır, kısa vadeli kazançlar için uzun vadeli hedeflerinden vazgeçmezler. Zamanlarını etkili kullanırlar. Hedeflerini gerçekleştirmek için gerekli, az sayıda ancak önemli adımlara odaklanırlar. Hedefleri doğrultusunda fedakarlık yapmaktan çekinmezler. Disiplin başarılı insanların ortak özelliklerindendir.

Başarılı insanlar sadece zihinsel zekalarıyla değil, aynı zamanda duygusal zekalarıyla da farklılık yaratırlar. İnsan ilişkilerine önem verirler. Olaylara karşıdakinin gözüyle bakabilirler. İnsanlara değer verir, onlarla karşılıklı kazan-kazan türünde ilişkiler kurmaya özen gösterirler. Beraber çalıştıkları insanlara heyecan verir, onlara yetki kullanacak geniş alan bırakırlar.

Başarılı insanların en önemli özelliklerinden biri de kendilerini sürekli olarak geliştirme çabasında olmalarıdır. Her zaman yeni bilgilere açıktırlar. Her hatayı bir öğrenme fırsatı olarak görürler. Başkalarının deneyimlerine yakın ilgi gösterir, onlardan öğrenmeye çalışırlar.

Bu özellikler öğrenilebilir özelliklerdir. Dolayısıyla, gençlerimizi eğitirken bu özellikleri kazandırmaya da özen göstermeliyiz. Unutmamalıyız ki, “Ağaç yaşken eğilir”

Dr. Yılmaz ARGÜDEN

Dürüstlük Hikayesi/A.Şerif İzgören

8 Yorum

DÜRÜSTLÜK

Toplantıya gideceğim.Baktım geç kalma ihtimalim var,bindim bir taksiye,muhabbetçi bir arkadaş.O anlatıyor ben dinliyorum.Tam işyerinin önüne geldik.Ankara’da Bakanlıklar.Diyelim ki taksi parası 9.75 TL tuttu,ben 10 TL uzattım.Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya,taksici üstünü arıyormuş gibi yapar,siz de para üstünü alabilmek için bir ayak dışarıda,inmemek için debelenirsiniz.Tam o sahne olacak.Şoför,para üstü var mı diye aranmaya başladı.

“Üstü kalsın kardeşim”dedim.

Döndü bana doğru

“Vaktin var mı ağabey ?” dedi.

“Evet” dedim (tek ayağım hala dışarda)

Dörtlülere bastı,trafik dört şerit akıyor,indi araçtan.Önde bir büfe var.Gitti oraya,bir şeyler konuşup geldi.Bana 25 Krş uzattı.Belli ki para bozdurmuş.

“Birader” dedim,”9.75 değil,10.50 yazsa istermiydin 50 krş. benden?”

-Ne alacağım ağabey 50 krş.u

-Peki niye gittin 25 krş.için o kadar uğraştın,üstü kalsın demiştim.

Döndü bana,attı kolunu arkaya :

-Vaktin var mı ağabey?

-Var.

-Çek kapıyı o zaman.

Muhabbetçi bir taksici ile karşı karşıyayız..

5 dk.konuştuk.İngiltere’de profösüründen,bilmem kiminden eğitimler aldım.O taksicinin 5 dk.da öğrettiklerini,ingiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler.

Ağabey biz Keçiören’de 5 kardeşiz.Babam rençberdi benim,günlük yevmiyeye giderdi;artık inşaat falan bulursa çalışır gelir,o gün iş bulamamışsa,biz eve gelişinden,yüzünden anlardık. Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik.Yemek bitince babam bize”Durun kalkmayın” derdi.Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.

“Aha” dedim,”Bizim meslek”,seminerci.

– Ne anlatırdı baban

– Hayatta nasıl başarılı olunur ?

O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor,sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.

-Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi,delik bir çorapla pantalonun ceplerini çıkarır,dört kardeşi karşısına alıp “Dürüst olun,evinize haram lokma sokmayın” diye anlatırken ,biz de gülerdik. Annem kızardı,”Babanızla alay etmeyin.O, hem dürüst hem de çalışkandır” derdi. Yan evde iki kardeş var,onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor,ama adamda her numara vardı,kumar falan oynatırdı.Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı,hep o ikisinin eskilerini kullandık.O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık,çünkü bize bahşiş verirdi.Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye,para falan hak getire.Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü.Yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartman,işleyen birahane,dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktı biliyor musunuz ?

-Ne bıraktı ?

-Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : “Evladım işinizi dürüst yapın,hakkınız olmayan parayı almayın…”falan filan. Ağabey aradan 15 yıl geçti,diğer 2 kardeş cezaevindeler,ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.

Biz 5 kardeş,beşimizin Keçiören’de taksi durağında birer taksisi var, hepimizin birer ailesi,çoluk çocuğu,hepimizin birer dairesi var. Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :

“Asıl mirası bizim baba bırakmış.”

Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri,taksimetrenin yazmadığı 10 krş.u evimize sokmadık.Her şeyimiz var Allah’a şükür.

Çok duygulandım,veda ettim,tam ineceğim :

-Dur ağabey,asıl bomba şimdi.

-Nedir bomban ?

-Nerede oturuyoruz biliyor musun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.

Evladınıza ne araba bırakırsınız,ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.

A.Şerif İzgören

Hz.Peygamber(s.a.v)’i Anmak/Haşmet Babaoğlu

Yorum bırakın

Hz.Muhammed(s.a.v)

İçinde büyüyüp yetiştiğim ortamda…
Sorulduğunda, herkes “Elhamdülillah Müslüman’ım” noktasındaydı.
Doğrusu, inanç meselesi ciddi merak konusuydu; hakkında çok okunur, öğrenilirdi.
Dinleri ve içine doğduğun dinini bilmek önemliydi.
Fakat iş dini yaşayıp “hissetmeye” gelince…
İşte o…
Bilinmez bir tarihte kapımızı çalacak ihtiyarlığa ertelenirdi hep!
Elbette hayat koşturmacası içinde manevi krizlerin kapımızı çaldığı olurdu.
O zaman da egzantrik spiritüel arayışların peşine düşülürdü.

***
Neden bu konuyu açtım, anlatayım..
Çocukluğum, yeni yetmeliğim, gençliğim boyunca
Hz. Peygamber‘in adı anıldığında…
“O da bir devrimcidir” diyerek coşkuyla yumruğunu sıkan solcular…
Ağzında akide şekeri yuvarlar gibi bir tonlama ve bilgiç bir edayla hemen “İslam Tarihi” dersine başlayan sağcılar…
“Yanlış bir söz söylerim de günaha girerim”
diye korkacak kadar naif kadınlar; her şeyi sadece aklın terazisinde tartmaya çalışan erkekler…
Gördüm, tanıdım.

Çok sonraları… Bir gün…
Hz. Peygamber’in şefkat ve merhametinden söz eden bir ahbabımın yanaklarından süzülen gözyaşlarını gördüğümde irkilmiştim.
Çünkü…
Benim geldiğim çevrede gözyaşı ya gücünü yitirmiş aklın sonucu sayılırdı.
Ya da gösterişçiliğe sapmış bir duyarlığın ifadesi olarak görülürdü.
İmandan bir adım daha ilerdeki saf “sevgi”yi ve “hasret” hissini anlamam epey zamanımı aldı.

***
Farkındayım…
Ana akım medyada böyle şeylerden söz edilmesine pek alışılmamıştır. (Çok iyi hatırlıyorum, 2005’te Vatan gazetesinde “Selam olsun o eşsiz yetime” başlıklı yazım medyada küçük bir şok yaşatmıştı!) İlginçtir.
Hayatının en mahrem yanlarından veya siyasetin ıcığından cıcığından hiç çekinmeden söz açabilen köşe yazarları konu dini inançlara ve kendilerinin bu konudaki hislerine gelince…
Ayıpmış gibi sus pus olurlar!
Sevgililer Günü, şu günü, bu günü üzerine coşkuyla kalem oynatıp onları kutsallık derecesine çıkartırlarken… İçinde yaşadıkları manevi iklimin kutsalları konusunda tutuklaşırlar!
Tuhaftır! Yazıp çizeni de, satır aralarına “inançsızlık” veya “çok isteyip de bir türlü inanamıyormuş” vurgusu serpiştirmeyi ihmal etmez.

***
Bu gece Mevlit (Kutlu Doğum) Kandili.
Tamam! Mevlit çok sonra çıkmış bir âdet. Kandiller de…

Bu ayrı konu ve önemli bir tartışma!
Ama içimden gelen his çok açık…
Bugün… Şu köşede…
Hz. Peygamber‘i selamla anmak ve ona ilk vahiy geldiğindeki halini okurlarıma hatırlatmak istiyorum.
Hani ürkmüş bir halde mağaradan eve titreyerek koşmuştu da…
“Üzerimi örtün” demişti.
Rivayet odur ki…
Onu şu sözlerle teselli edip inancını ifade etmişti Hz. Hatice:
“Allah, seni asla mahcup etmez.
Çünkü sen sözüne güvenilir bir adamsın, Akrabalık bağlarını gözetirsin, Kimsesizleri korursun, Konukseversin, Haklının hakkını almasına yardım edersin.”

Haşmet Babaoğlu/Sabah Gazetesi

Ayşe Kulin’den Babalık Tanımı

Yorum bırakın

Doğduğumda adımı kulağıma dualarla fısıldayan,sesinden ve kokusundan iyi tanıdığım Suat Teyzem,beni beşiğimden usulca alıp bir yabancının kucağına verdiğinde dünyadaki ilk haftamı yeni doldurmuştum.Sımsıkı yumulu gözlerimden birini açtım,yaşadığı sürece bana hep sevgiyle bakacak olan bir çift mavi gözü gördüm ve ister inanın ister inanmayın,beni bağrına basıp burnunu boynuma gömen kişinin babam olduğunu o an anladım.O,benim kokumu tıpkı bir hayvanın yavrusunu koklaması gibi yüreğine sindirerek içine çekerken ben de onun boynunda güneşin ve dağ kekiğinin kokusunu aldım.Buram buram doğa kokuyordu babam.Toprak,nehir,ağaç,su ve tuz kokuyordu.Bir kedi gibi guruldayarak memnuniyet sesleri çıkardım.Gözgöze geldiğimiz an ise aramızda çok güçlü bir bağın oluştuğunu,onun beni hayatım boyunca her türlü kötülükten koruyacağını hissettim.Hatta bir gün hırsızlar beni çalmaya kalkışacak olurlarsa,yüzlerce çocuk arasında babamın beni kokumdan tanıyabileceğine içtenlikle inanarak gözlerimi yeniden sımsıkı yumdum ve kollarında huzurlu bir uykuya daldım.

Kaynak:Hayat/Ayşe Kulin

Erkekler Ağlar mı?

4 Yorum

Hemde ne ağlar be. Yer gök inler erkek ağlarsa. Erkek ağlamazmış, erkek duygusuzmuş, geçiniz efenim. Erkek ağlar, hemde 20 kadının bir araya gelip ağladığından daha beter ağlar. İçi ağlar, pek dışa ağlamaz. Peki neden erkekler ağlamaz denilmiş?

Erkekler hep kuytu köşelerde ağlar o yüzden. Çünkü ağlarken görünmezler. Çünkü erkek, bir erkektir. Bir direnişin, bir ayakta kalmalığın simgesidir. Erkeğin ağladığı görüldüğü anda erkek biter. Ne anlamda biter? Etrafında ki herkes kendini daha bir mutsuz hisseder. Güç aldığı erkek ağlamıştır çünkü. Yani bana kimse “biz çok güçlüyüz lan, ağlamıyoruz işte” laflarıyla gelmesin. Gayet güzel ağlarız. Biz erkeğiz!

Kaynak:bostanciogludevran.wordpress.com/

Cool Değil,Kul Olmak/Murat Göğebakan

2 Yorum

Murat Göğebakan

Ben ölüm vadisinden geçtim. Ne gelecek ki arkandan seninle, hiçbir şey! Sadece ve sadece Allah için yaptıkların seninle gelebilir.

Sanatçı Murat Göğebakan apandistinin patladığı zannederken, kan kanserine yakalandığını ve tedavinin cevap vermemesi halinde bir haftalık ömrü kaldığını öğrendi. Tedavi sürecinde kendini Allah’a teslim eden ve kendini çalışmaya vererek günlerini geçiren Göğebakan, hastaneden taburcu olduğunda yeniden doğmuş gibi oldu. Şimdi geriye baktığında hayata dair kaygılarımızın ne kadar boş ve gereksiz olduğunu gören sanatçı, “Ben ölüm vadisinden geçtim. Ne gelecek ki arkandan seninle, hiçbir şey! Sadece ve sadece Allah için yaptıkların seninle gelebilir” diyor.

İlk ne zaman öğrendiniz hasta olduğunuzu?

1 Mayıs’ta hastanede öğrendim. Apandistim patladı sanıyordum. Apandisit değilsin dediler. kan değerleriniz değişik dediler. Dolayısıyla bu şekilde ameliyat olamazsınız dediler. Apandisti tetikleyen kansermiş.

İlk kime söylediniz?

En son ben öğrendim. Herkes benden kaçıyordu. Bende doktoru çağırarak sordum. Doktorda Kan Kanseri (Lösemi) olduğumu söyledi. Bana kemoterapinin yanıt vermemesi halinde bir haftalık ömrüm kaldığını söyledi. Ben de doktora “eyvallah” dedim. Doktor rahatlığım karşısında şaşırmıştı. “Allah verdi Allah alır dedim doğmuşsam gideceğim” dedim.

Bu teşhis konduğunda ve daha sonra motivasyon anlamında ne yaptınız ?

Benim inancım var. Bu konuda radikalim. İtikadım sağlam. Ben konuda tarafım. Bunun için de çizgilerimi yıllar önce koymuşum.

7 aylık süreç nasıl geçti?

Sabah 5′te başlıyordum. İşe gider gibi üstümü değiştiriyordum. Öbür tarafa geçiyordum işlerimi yapıyordum. 50 beste yaptım. Her sabah namazımı kılar dua ederim.

Tedavi süreci nasıldı?

Hastanede kaldığım 7 ay içerisinde 7 günde 1 seansa giriyordum. Sonra diğer işlerimle uğraşıyordum. Öğle akşam bütün günümü teslimiyet içerisinde ancak yılmadan sürekli çalışarak değerlendiriyordum. Günde 10 saat gitar çalışıyordum. Yaşadıklarımı yazdım. Çünkü ölüm vadisinden geçerken, diz kapaklarına kadar kan içindesin. Nasıl yazmazsın ki! Allah insana kaldıramayacağı yükü vermez. Ben yaşadıklarımın sadece küçük bir kısmını dışa vurdum. Anlatmadığım birçok şey var.

Niye anlatmadınız?

Yaşadıklarımı bir deftere yazdım. Onu da oğlum Bülent’e verdim. Vasiyetim gereği, ben öldüğümde o defteri kitap şeklinde yayınlamasını istedim. Yazdığım şiirler şarkılar, daha önce hiçbir yerde yayınlanmayanlara bu defterde yer verdim.

Yazmaya devam edecek misiniz?

Yazıldı bitti artık. 27 Kasım 2009 benim yeni doğum tarihim. (Hastaneden çıkış tarihi) Öncesi yok bu tarihin. Neye mal olursa olsun silmek her şeyi sildim. Biliyorum bazıları bardağın yarısını boş olarak görecek ama ben dolu diyorum. Ha çok mu acı çektim? Evet çektim. Ama bir defa ‘of’ demedim. Allah Eyüp sabrı versin. Hep namaz kılıyordum.

Hastanedeyken Umre yapacağınızı ve yardım amaçlı bir vakıf kuracağınızı duymuştum. Ne oldu?

Yardıma muhtaçlar için vakıf kurma hayalim vardı. Hastanedeyken de bunu yapmaya söz verdim. Ramazan’da ihtiyaç sahiplerine sıcak çorba dağıttık. Ben köprüde su dağıttım. Çünkü insanlara o saatte iftarını açarken ikramda bulunmak beni gerçekten mutlu ediyordu. Adını bilmediğim insanlar var. Gücüm yettiğince onlara her ay para göndermeye çalışıyorum. Hastanede yattığım süre içerisinde binlerce kişinin duasını aldığımı biliyordum. Biliyordum ki para hiçbir şeyi ifade etmiyor. Hadi para kurtarsın seni o zaman! Hadi ‘Laila’ (eğlence mekanı) kurtarsın seni bakalım!

Kan Kanseri olduktan sonra “Allahın tokadını yedim” dediniz. Kendinizde ne eksik buldunuz ki, bunu ‘tokat’ olarak değerlendirdiniz?

Evet Allah’ın tokadını yedim. Keşke daha önce çok daha fazlasını yapabilseydim. 100 insana daha sebep olsaydım. Keşke hep su dağıtsaydım, çorba ve ekmek verseydim insanlara…

Siz kanserle mücadele ederken vefasızlık gösteren oldu mu?

Hayır. Ben vefayı Allah’tan beklerim. İnsanlar göstermese de dert etmem. Vefa insanın hayrınadır. Yaparsa o kazanır, ben değil!

İnsan güçlü bir motivasyon nasıl sağlar?

Çok basit, alacaksın Kur-an’ı okuyacaksın. En azından bir sayfa, en azından yarım sayfa. Olmadı mı birkaç satır. Ama yeter ki oku! Ondan sonra gerisi gelir bir şey yapmana gerek yok. Bak Allah ne diyor bir kulum hata yaptığında hemen yazmam. Sabah namazına kadar beklerim diyor. Ama iyi şeyler yapınca hemen yazıyor, Allah kulumun iyiliğini unutmadan hemen yazın diyor. Affetmek için bahane arıyor. Artık sende bir şey yapıp adım at. Yap ki sana gelsin. O sana gelmek için bahaneler arıyor.

Son albümünüzün satışları nasıl gidiyor. Kanserle mücadelenizden sonra ilk çalışmanız olmuştu bu albüm?

Her albüm iyi niyetlerle, güzel ümitlerle çıkar. Ben de öyle yaptım. Allah mahcup etmesin. Albümden maddi olarak hiçbir beklentim yok. Çok para kazanırım az para kazanırım. Ancak niyetim belli. Albümden gelecek tek kuruşu bile boşa harcamadan bir okul yaptıracağım. Yarına çıkmanın garantisi yok. Sen yürümeye başla gerisi gelir. Yani karınca su götürüyormuş. Karga ne yapıyorsun diye sorunca, karınca da ‘safım belli olsun’ demiş. Allah nasip ederse niyetim belli. Okul yaptıracağım. Yapamazsam da eyvallah… Ama tarafım önemli. Benim safım belli olsun.

Neye tarafsınız?

Daha önceki bir röportaj da bunu söylemiştim. Ama yine söylemek istiyorum. Ben Cool değil kul olmak istiyorum. Ben iyi bir kul olmak istiyorum ben ölüm vadisinden geçtim. Ne gelecek ki arkandan seninle, hiçbir şey! Sadece ve sadece Allah için yaptıkların seninle gelebilir. Ben bu ülke insanının mutlu olmasını istiyorum. İnsanların huzurlu olmasını istiyorum. Mutluluk önce bizde… Biz azmedeceğiz, çalışacağız. Ancak bu yetmez. Sonra Allah’a sığınacağız. Sen eğer derman istersen Rabbinden isteyeceksin. İste ki sana Rabbin versin. Sen bittim desen, o sana yettim der. Senin bittim dediğin anda, o sana yettim diyor. Derdi veren dermanı da veriyor. Ben Allah’a kul olayım. Cool’luk (rahat, aldırmaz, dikkat çekmeye çalışan, soğukkanlı – şık) umurumda değil.

Murat Göğebakan, 1968 Adana doğumlu. 5 yaşına kadar Almanya’da yaşayan Göğebakan, ilk, orta ve lise öğrenimini yine Adana’da tamamladı. 1986 yılında Hacettepe Üniversitesi devlet konservatuarından mezun olduktan sonra Çukurova Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Göğebakan, kendi ifadesiyle aynı yıllarda dergah eğitimi de aldı. Ben Sana Aşık Oldum adlı albümü ile 1997′de profesyonel müzik hayatına adım atan sanatçı, bu güne kadar 10 albüme imza attı. Geçtiğimiz haziran ayında çıkan Aşıklar Yolu, sanatçının son albümü oldu.

Yeni Şafak

 

** Osmanlı alimlerinden Molla Gürani’nin ikinci kuşak torunu olduğunuz doğru mudur?
Evet doğru. Molla Vakkas’ın kızı, annem ve ben… Bu durum benim için hiçbir zaman ayrıcalık olmadı. Daha bir otokontrollü yaşıyor insan hayatı… Küçükken de dini inançlarım kuvvetliydi.

** Hangi dergaha bağlısınız?
Ben Kadiri tarikatındanım. Abdülkadir Geylani hazretlerinin tarikatındanım
. Çocukluk yıllarımda dergaha gitmeye başladım. Çok seviyorum.

Bugün Gazetesi

Not:Şifaya kavuşanları duymak çok güzel,elhamdülillah.Rabbim tüm hasta kardeşlerimize ve Murat Göğebakan kardeşimize acil,hayırlı şifalar lütfeylesin.Tüm ölmüşlerimize ve lösemiden kaybettiğim anneme de gani gani rahmet eylesin.Kabirleri cennet bahçesi,mekanları cennet olsun.AMİN..

ihyaca

Sonbahar Notları,Eski Ev Kokuları..

4 Yorum

 

tek papatya

Pastırma yazını,belki de mevsimlerin en güzelini yaşasak da …

Havada kışa hazırlık kokusu var..Evlerden sonbahar kokuları yükseliyor şimdi.

Kimi evlerin güneş alan odalarında turuncu renkli tarhanalar yayılı..

Mutfak pencerelerinin içlerinde reçel kavanozları.Balkonlarda çamaşır iplerine ya da demirlere asılmış dolmalık/kızartmalık biberler,patlıcanlar,bamyalar.

Domates/biber salçalarıçoktan yapıldı,kızgın güneşi içip cam kavanozların içinde yerlerini çoktan aldı.Erişteler bez torbalarında çekmecelere,kilerlere yerleşti.

Turşular,şimdilik sirkeli/tuzlu/limonlu suda dinleniyor;bulgur pilavına ,etli nohuta eşlik edeceği kış günlerini bekliyorlar sabırla…

Şimdi o telaşlar var mı?Hala tarhanayı,salçayı,turşuyu yazdan hazırlayan kadınlar kaldı mı?Komşu kadınlar hala evlerde toplanıp hep birlikte şamata/telaş/çocuk gürültüleri eşliğinde erişte kesiyorlar mı?

İncecik yufka açan,açmayı bilen kaç kadın var?

Hazır salça kavanozları,reçeller,paketlerde her yöreden tarhanalar,erişteler,konserveler,dondurulmuş sebzeler,envai çeşit hazır turşular almadı mı mutfaklardaki yerlerini?

Kadınlar erkek dünyasına karıştıklarından beri,kim uğraşıyor tarhanalarla,eriştelerle,reçellerle?

Onları yapmaya/hazırlamaya ne zamanları var artık kadınların,ne takatları.

Tüketim dünyasının dev marketleri/hiperleri,onların yerine yapıyor çoktandır kış hazırlığını..

Kadınlara kalansa,”Koy sepete/diz mutfaktaki raflara”oluyor”

diyorsunuz içinizden bu satırları okurken.Biliyorum.

Doğru.Ama.Oysa.Halbuki…

Hangi tarhana “anne tarhanası”na benzer ki?Kokusu,rengi,kıvamı,

mümkün mü?

Hangi salça;hele bir de içine baharat döküp ceviz ekleyince taze ekmekle birlikte fena yedirir insana?

Hangi İtalyan makarna markası,üzerine tulum peyniri rendelenmiş o eriştelerin tadını tutturabilir ki?

İpe dizilmiş patlıcanlardan yapılan dolmaların lezeti,hangi dondurulmuşla eş tutulabilir ya da?

Sadece tüketim/güzellik sektörü değil kadınla erkek farklarını törpüleyen,giderek karşı cinsleri aynılaştıran.Ya da sadece gerçekten çok çalıştığımız,yorulduğumuz, zamanımız,takatımız kalmadığından değil anne tarhanalarına,salçalarına,turşularına,eriştelerine yüz çevirmemizin tek nedeni.

Gelenekleri ayıklamadan hepsini birden küçümsememi,reddetmemiz de yok mu nedenlerin arasıda?Ve “Annelerimize benzemeyeceğiz,farklı kadınlar olacağız”diye ter ter tepinmemiz?

Her akşam yemeğinde tüm ailenin,her bayram sabahı herkesin buluşmasını da toptan reddediş/yok sayış yüzünden kaybetmedik mi?

Çocuklarımızın odalarında televizyon/bilgisayar başında yemek yemelerine sessiz, kalıp akşamları buluşulan aile sofralarını böyle böyle unutturmadık mı?

Bayramları tatil fırsatı sayıp bir otelde konaklamayı;ailece bir arada olmaya yeğlemedik mi?

Beynimizin gizli kıvrımlarında toplu reddedişimiz yatmıyor mu sizce de?

                                                     **

Pastırma yazını,mevsimlerin en güzelini,dinginini yaşıyoruz..

Yağışların eli kulağında..”Hava sıcaklığı düşecek”diye uyarır yakında meteoroloji.Bir ikinci pastırma yazı daha yaşamazsak eğer,tarhana,

Salça yapmak için çok geç artık.Güneşi içmezlerse,kışı çıkaramazlar çünkü…

Ama turşu kurmanın tam mevsimi.Çığırtkan satıcılar,pazarlarda “turşuluğa gel”diye avaz avaz bağırıyor.Cam kavanozlara yeşilli/kırmızılı sebzeler yerleşebilir hala.Üstlerine biraz da kereviz sapı eklenirse,kavanozların da tadı taçlanır hatta..

Hiç değilse “antidepresan”niyetine uğraşın.Yogayla meditasyon kadar kulağa havalı/afili gelmese de rahatlatır.

Eski ev kokuları, herkese iyi gelir.Deneyin…

Gönül Soyoğul

Eski Bayramlar Bayram Gibi Kutlanırdı

8 Yorum

Kurban Bayramı

Bayramlar ailelerin toplanarak hasret giderdiği birlik ve beraberlik sergilendiği özel günlerdir.

Çocukluğumdaki bayramlar çok özel anılarımın olduğu zamanlardır. Bayram hazırlıkları bir hafta önceden
başlar, evler temizlenirdi. Bayramda ikram edilecek tatlılar hazırlanırdı. Öncelikle “Baklava”, sonra “Bülbül yuvası”, sonra da “Afyonlu kıvrım” sinileri hazırlanırdı. Arifeden 1 gün önce de sini sini su börekleri yapılırdı, sarmalar, bamya çorbası, bütün et pişirilirdi. Bütün et ramazan bayramında hazırlanırdı. Kurban bayramında ise et pişirilmezdi, kurban etinden ve ciğerinden hemen kavurma yapılırdı veya maşa üzerinde taze etten külbastı pişirilirdi, üzerine tuz, karabiber, kekik serpilir, sert olsa da çok güzel olur ve afiyetle yenirdi, ocak başında ne güzel muhabbetler yapılırdı kardeşler arasında…

Babam namazdan gelince bayram yemeği yenirdi. Benim çocukluğumda bayramlarda kahvaltı yapılmazdı. Tüm komşular evlerinin önünü su serperek ıslatır ve süpürürlerdi. Mis gibi olurdu caddeler, sokaklar. Herkes birbirine gülümserdi, biz çocuklar çok heyecanlı olurduk. Bahşiş, şeker, lokum toplayacağız diye çok mutlu olurduk. Mendil içinde para ve kitap veren büyüklerimizin ellerini öpmek için sıra beklerdik (sadece ayrıcalıklı çocuklara verilirdi bunlar, bu arada).

Bizim zamanımızda büyükler bayram için özel hazırlanırlardı, biz bu hazırlıkları görerek içinde yaşayarak büyüdük. Onun için bayram çok özel ifadeler içerir benim için. Ve bende kendi ailemde bu geleneklerimizi yaşatmaya çalışıyorum. Benim ailem de aynı geleneksel adetlerimizle büyüsün, torunum güzel anılarla çocukluğunu yadetsin istiyorum.

Babalar bayram namazından dönerken, tüm babalar o mahalledeki en yaşlı kişinin evine uğrayarak tüm mahalleli erkekler bayramlaşır ve herkes evine dönerdi. Ve aile bayram yemeğine otururdu. Ailenin büyükleri sofraları onurlandırırlardı. Çok kalabalık olurduk ve ekseriye 2 ayrı sofra kurulurdu. Biz ufaklıklar beklerken açıkmış olurduk, bize önden az az börek verilir ve sustururlardı. Beklemek çok uzun gelirdi o zamanlarda.

Bayram yemeği yenir ve sıra büyüklerin el öpmesine gelirdi, biz çocuklar için en güzel an.

Ailemizde en büyük olarak annanem vardı, bir de babamın teyzesi Zarife hanım (nine, hama, ebe gibi kelimeler kullanılırdı bizde, annane, babanne kelimeleri sonradan çok benimsendi). Bizim annanemiz bazen bayram yemeklerinde bulunmazdı çünkü teyzemlere giderdi, e tabi kuzenlerimin de ananeye ihtiyaçları vardı. O zaman biz de teyzemlere giderdik, hep birlikte olurduk.

Babam köşesine geçmeden önce annanemin elini öperdi, sıra anneme gelince biz büyükten küçüğe sıraya girerdik ve annem önce ananemin, sonra babamın elini öperdi. Babam anneme mutlaka bir hediye (yüzük-bilezik-küpe-beşi biyerde takardı). Ne muhabbetti o, aralarındaki saygı ve sevgi çok özeldi. Annem de babamın yanına otururdu, biz sırayla ikisinin de ellerini öperdik ve harçlıklarımızı alıp doğruca çarşıya koşardık. Dönme dolaba biner, şeker alır, mantar alıp patlatır ve mahalledeki evlere mendil, şeker kitap toplamaya giderdik. Bir de Mehmet Ali amcamın meşhur gazozlarından içerdik.
İşte benim çocukluğumun bayramları böyle keyifli ve özel geçerdi.

Hülya Erol

Older Entries

%d blogcu bunu beğendi: