İmam Gazali (ra) Hazretlerinin Tasavvuf Ve Tarikat Hakkında Söyledikleri

Yorum bırakın

güzel laleler

İmam Gazali Hazretleri (ra) diyor ki:

“Şüphe götürmeyecek surette anladım ki, mutasavvıflar Allah yolunu tutan kimselerdir. Onların gidişi, gidişlerin en iyisidir. Yolları, yolların en doğrusudur. Ahlakları, ahlakların en temizidir. Dünyadaki bütün akılların aklı, bilginlerin hikmeti, şeriatın esrarına vakıf olan alimlerin ilmi, musasavvıfların gidişlerinden veya ahlaklarından bir kısmını değiştirmek, daha iyi bir hale getirmek için bir araya gelse, buna imkan bulamazlar. Onların dışlarındaki ve içlerindeki bütün hareketleri ve durgunlukları hep nübüvvet kandilinin ışığından alınmıştır. Yeryüzünde nübüvvet ışığından başka aydınlanacak bir nur yoktur.

Elhasıl: Bir tarikat ki, ilk şartı olan temizliği, kalbi tamamıyla masivadan temizlemekten; namazdaki iftitah tekbiri mesabesinde olan anahtarı, kalbin tamamıyla Allah’ı zikretmekle meşgul olmasından; sonu da tamamıyla nefsi Allah’ın varlığında yok etmekten ibarettir. Bunun hakkında başka ne denebilir ki?

Kaynak: Miftâhu’r-Rüşd

Tarikatların Üç Sıfatı Ve Tarikatlardaki İki Türlü Temizlik

Yorum bırakın

beyaz zarif çiçek

Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil,

Gönlün derviş eyleyen, hırkaya muhtaç değil.

Süleyman Darani (Rahmetullâhi aleyh) şöyle diyor:

“Benim zaman zaman içime birtakım nükteler, hikmetli gibi görünen sözler doğar. Ben bunları iki şahit olmadıkça kabul etmem. Biri Kur’ân, ikincisi sünnet.” 

Beyazıd-ı Bestami (ks)’den:

“Bir adam görürsün havada uçar. Oluşmamış şeylerden haber verir. Onun durumunun Kur’ân ve sünnete uyup uymadığına bakılır. Kur’ân’a ve sünnete uyarsa, ibadet durumu gözden geçirilir. Ondan sonra karar verilir.”

Tarikatların üç sıfatı vardır:

1- Bela ve musibetlere sabretmek.

2- Nimete şükretmek.

3- Kaza ve kadere rıza göstermek.

Tarikatlarda iki türlü temizlik vardır:

1- İç Temizlik: Hırs, kin, düşmanlık, çekememezlik gibi kötü ve çirkin duygulardan uzaklaşmak.

2- Dış Temizlik: Beden, elbise ve oturup kalktığı yerin temizliği.

Kaynak: Nübüvvet Ve Velâyet Deryâsından Nasihatler- 2

Tarikat, Şeriat İle Hakikati Birbirine Bağlayan Hattır

Yorum bırakın

tomurcuklu bahar dalı

Azizim!

İmam Kuşeyri (ra) der ki:

“Şeriat kulluğu sürdürme emridir. Hakikat; rubûbiyeti müşahede etmektir.

Şeriat, Hakk’a karşı mesuliyet; hakikat, Hakk’ın tasarrufunu bildirmektir.

Şeriat Hakk’a kulluk etmek, hakikat ise O’nu müşahede etmektir.

Şeriat O’nun emrettiklerini yapmak, hakikat ise hükmettiği şeyleri görmektir.”

(Risale-i Kuşeyriyye, 46)

Azizim!

Hakikat ile şeriat birbirinden ayrılmaz. Bilakis hakikat olmadan şeriat, şeriatsız da hakikat olmaz.

Kim şeriatla amel eder de hakikati bulamazsa fasıklaşır; kim de hakikati bulur, ancak şeriatla amel etmezse zındıklaşır.

Tarikat ise, şeriat ile hakikati birbirine bağlayan hattır.

Tarikat; hakikatleri yavaş yavaş açılıp ortaya çıkıncaya kadar şeriat işaretlerine uyarak yürümektir.

Şeriat ilim, tarikat amel ve hakikat şühûddur. Bunlardan kastedilen şey, kuldan istenildiği şekilde kulluğun yerine getirilmesidir.

Kaynak: Nübüvvet Ve Velâyet Deryâsından Nasihatler – 2

Murakabe, Allah (cc)’a Kalp Niyazı İle Bakmaktır

Yorum bırakın

kalpteki güller

Murakabe lügatte; gözetlemek, kontrol altında bulundurmak, inceleyip vaziyet almak, iç alemine bakmak, nefsi kontrol ederek ondan gafil olmamak anlamlarındadır. Tarikat terimi olarak murakabe şu şekilde tarif edilmiştir:

Murakabe; Cenâb-ı Hakk’ı eserleriyle düşünmek, Hazreti Allah’a kalp niyazı ile bakmak, Allahu Teâlâ’nın her şeyden haberdar olduğunu bilmek ve bu hal üzere devam ederek Allah’tan yardım beklemektir. Kalbi kötülüklerden korumak için kendini kontrol altında bulundurmaktır.

Tarikatta gerçek murakabe; Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etme alışkanlığını elde etmeye çalışmaktır. Murakabe, marifetin kalpte uyandırdığı bir haldir. Bu, kalbin devamlı olarak murakıbı düşünmesi, O’na yönelip O’nunla meşgul olması demektir. Bu hal netice olarak azalarda ve kalpte salih ameli meydana getirir.

İlm-i ledün ile ilgili pek çok eserde murakabeye misal olarak meşhur Cibril hadisi örnek gösterilir. Bu hadisin son kısmında Peygamber (sav) efendimizin “ihsan” ile ilgili açıklaması murakabeyi tanımlar. Cebrâil (as): “Bana ihsan hakkında bilgi ver.” deyince Allah Resûlü (sav) şöyle buyurdu: “İhsan, Allah’ı gözlerinle görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmesen de muhakkak ki, O seni görüyor.” (Müslim, İman 1; Nesâi, İman 5, h. 4988; Ebu Davud, h. 4695; Tirmizi, İman 4, h. 2610)

Bu hadis-i şerifin ilk bölümünde kulun Allah’ı murakabesinden, ikinci bölümde ise Allah’ın kulunu murakabesinden söz edilir. Hadis-i şerife göre iki nevi murakabe vardır:

1- Kulun Hak Teâlâ’nın kontrolünde olduğunu bilmesi ve O’nun rızasını gözetmesidir. Buna kulun Hak için murakabesi denir.

2- Hz. Allah’ın, kulunu göz açıp kapayıncaya kadar nazarından uzak bırakmamasıdır. Çünkü kulun bünyesinde günaha meyletmeyi telkin edici unsurlar vardır. İşte maalvücud masivayı gözünden ve gönlünden çıkararak Cenâb-ı Hakk’ın cemi eşyayı muhit olduğunu mütalaa ve tefekkür etmeye murakabe denir.

Ubudiyet, teveccüh ve murakabe sahibi olan müşahede ehlinin sıfatıdır. Nefsini tezkiye etmeyenin ibadeti sahih olmaz. Allah hakkında tefekküre dalma, mümin için Allah’ın eserlerini düşünmedir.

Kulun amel ve ibadet eksikliğini iyice hatırlayıp Rabbine karşı vazifesini noksan yaptığına inanarak “hatalıyım” diye düşünmesi tevazudur. Bu bir nevi nedamettir, yani tevbedir.

Kulun kendi muradını terk ederek Allah’ın muradında kulluk vazifesini yerine getirmesi, murakabe edip kul olduğunu bilmesi amel derecesinde yükselmek demektir. Murakabe emrolunanı yapmak, nehyolunanı terk etmek demektir.

Kaynak: Rabıta Risalesi, Miftâhu’l-Usûl

Şeriat Gemiye, Tarikat Denize, Hakikat İnciye Benzer

Yorum bırakın

denizdeki adalar

Necmüddin Kübra (ks) Hazretleri şöyle demiştir:

“Şeriat gemiye, tarikat denize ve hakikat inciye benzer. Bu sıralamayı terk eden kişi inciye ulaşamaz! Talibe gereken ilk şey şeriattır. Bundan maksat Allah’ın ve Resûlü’nün emretmiş oldukları abdest, namaz, oruç gibi ibadetlerdir. Ardından tarikat gelir. Bundan maksat, takvayı ve seni Mevlâ’ya yakınlaştıracak olan derece ve makamları tercih edip buna göre yaşamandır. Hakikat ise, maksada ulaşmak ve tecelli nurunu müşahede etmektir. Şöyle denilmiştir: Şeriat O’na kulluk etmen, tarikat O’nun huzuruna varman ve hakikat O’nu görmendir.”

Gavsu’l-Azam Abdülkadir Geylani (ks) Hazretleri demiştir ki:

“Mahluklara nispetle, Allah’ın veli kulları sağır, dilsiz ve kördürler. Kalpleri Allah’a yaklaştırıldığında başkasını işitmez ve görmezler. Onları, mahlukatın sözlerini işitmekten alıkoyan bir meşguliyetleri vardır. Onlar bir vadide, mahlukat ise başka bir vadidedir. Onlarda, Allah’tan başkası için bir pay yoktur.”

Kaynak: Nübüvvet Ve Velâyet Deryâsından Nasihatler – 2

Marifet Rızâullah’tır

Yorum bırakın

yeşil yapraklı gül

Evlad!

Cenâb-ı Hak buyurur ki:

“Mümin olanlara söyle, gözlerini haramdan saklayıp korusunlar.”

Bu ayet-i celilenin tefsiri ise şöyledir:

Müminler zahirdeki gözlerini Hak Teâlâ’nın haram ettiklerinden, batın gözlerini de Allah’tan başka olan şeylerden korusunlar.

Zira şeriatta mübah olan, tarikatta sağâirden yani küçük günahlardandır. Tarikatta sağâir olan da hakikatta kebâirden yani büyük günahlardandır. Hakikatta kebâir olan ise marifette küfürdür.

Azizim!

İnsan için derece üçtür:

1- Şeriat, tarikatın kapısıdır.

2- Tarikat, hakikatın kapısıdır.

3- Hakikat, marifetin kapısıdır. Marifet ise Rızâullah’tır.

Kaynak: Miftâhu’l-İrşâd

 

 

Hakikat İle Marifet, Şeriat Ve Tarikatın Meyvesidir

Yorum bırakın

daldaki kalp şeklinde kırmızı yaprak

Şeriat, bütün insanları şirk ve küfürden hakiki tevhide çağırır. Şeriatın emirlerini yerine getirmeyen bir kalp, nefis makamlarının isyan, küfür ve şirk afatının içinde kalır. Şeriatın icrası ve Allah (Celle celâlühû)’nun tecellisi ile kemale ulaşılarak tarikat kapısı açılır.

Allahu Teâlâ’ya ulaşmak için bir yola intisap etmek manasına gelen tarikat, şeriat ile hakikat arasında büyük bir yoldur ki, incelendiği zaman tarikatın şeriat ile, şeriatın da tarikat ile bir olduğu meydana çıkar. Fakat ikisinin arasındaki tek fark, şeriatın dışa, tarikatın içe dönük olmasıdır ki, madden ve manen netice birdir. Tarikatle vasıf kazanmış olan kalp bilgisizlik afatından kurtulmuş olur.

Hakikat ile marifet, şeriat ve tarikatın meyvesidir. Tarikat olgunluğuna kavuşana hakikatin sırrı doğar ve ona hakikat kapısı açılır. Hakikat olgunluğu ile ilahi tecellileri ve feyizleri mukaşefe ve müşahede eden ruh marifete ulaşır. Hakk’ı bilen yani marifet sahibi olan kullukta daim olur. Yani şeriat, tarikat, hakikat ve marifet ancak hal ile yaşanarak bilinir.

Kaynak: Nübüvvet Ve Velâyet Deryâsından Nasihatler – 2

Kuran-ı Kerim Şeriat, Tarikat, Hakikat Ve Marifet İlimlerini Kendisinde Toplamıştır

Yorum bırakın

kainatı seyreden adam

Mürşid-i kâmiller semavi kitapları şöyle sınıflandırırlar:

Davud Aleyhisselâm’a verilen Zebur kitabı sadece şeriat ve fıkıh ilimlerini ihtiva eder.

Musa Aleyhisselâm’a verilen Tevrat kitabı yalnız tarikat ilimlerini ihtiva eder.

İsa Aleyhisselâm’a verilen İncil kitabı da yalnız hakikat ilimlerini ihtiva ediyordu.

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm’a verilen Kur’an-ı Kerim ise; bütün bunları, yani şeriat, tarikat, hakikat ve marifet ilimlerini kendisinde toplamıştır.

Resûlullah (Sallallâhu aleyhi ve sellem) efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: “Konuşmalarım ve kavillerim şeriat, hal ve ahvalim tarikat, hareketlerim ve fiillerim hakikat, manevi inceliklerim de marifettir.” buyurmuşlardır.

Yapılan ibadetlerin tecellisi sonucu tezahür eden marifetullah, bütün ibadetlerdeki ilahi tecelli makamıdır. Bütün ibadetlerde bu dört mertebe sabit olarak vardır. Çünkü ibadetten kasıt marifetullahtır. Marifetullahın tezahürü; şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebelerinin yerine getirilmesi ile olur. Şöyle ki:

Namazlardaki kıyam, rüku, secde ve oturuşlarda olduğu gibi, kişi vücut ile yaptığı hizmetlerle şeriatı;

Kalbin vazifesi tefekkür, huşu ve huzurdur. Tefekkür, Allah’a boyun eğme ve huşu gibi kalp ile yaptığı hizmetlerle tarikatı;

İlahi tecellileri ve feyizleri mükâşefe ve müşahede etmek suretiyle ruha yaklaşarak hakikatı,

Cenâb-ı Hakk’a ulaşmak suretiyle vakıf olduğu sır ile Allah’a yaklaşarak yani manevi miraca varmak şerefi ile marifeti icra etmiş olur.

Kaynak: Nübüvvet Ve Velâyet Deryâsından Nasihatler – 2

Büdelâ (Ebdâl) Denilen Veliler Altmış Kişidir

Yorum bırakın

bavulun üstünde güller

BÜDELÂ (EBDÂL): Ebdal denilen veliler altmış kişidir. Bunların otuzu erkek, otuzu da kadın velilerdendir. Bunlar fazilet, kemâl, istikamet, kerem ve itidal sahibi kimselerdir. Kuruntu ve hayalden uzaktırlar. Büdelânın dört zahir, dört de bâtın olmak üzere sekiz hasletleri vardır:

Zahiri Hasletleri:

1- Az konuşur, çok düşünürler. Bu hasletin esası olan susmak, görünürde Allah’ı zikirden başka gereksiz konuşmaları terk etmektir. Bâtında da, kalbi dıştan gelen lüzumsuz haberlere karşı alakasız kılmaktır.

2- Erken kalkar, az uyur, gecenin çoğunu ibadetle geçirirler. Uykusuzluk hasletinin zahiri uykuyu terk etmek, batını da hiçbir batıl karşısında gaflet etmemektir.

3- Az yerler, açlığa karşı çok sabırlıdırlar. Az yeme hasletinin zahiri iyilerin açlığıdır ki, tarikat usûlünü kemâle erdirmek için az yemektir. Bâtını ise, yakîn mertebesine erenlerin açlığıdır ki, bu da yemeye olan meyli terk etmektir.

4- Uzlet ehlidirler. Halktan uzak, Hakk’a yakındırlar. Bu haslet zahirde insanlara karışmamak, batında da Allah’tan başkasıyla ünsiyeti terk etmektir.

Bâtınî Hasletleri:

1- Tecerrüd ehlidirler, Hakk’tan gayriden soyunmuşlardır.

2- Tefrîd ehlidirler, birlik sırrına ermişlerdir.

3- Cem ehlidirler, Hakk’ı Hakk’ta bulmuşlardır.

4- Tevhid ehlidirler. Tevhidin sırrına ermişlerdir.

Bulundukları yerde eser ve suretini bırakarak sefere çıkmak, aynı zamanda muhtelif yerlerde görünmek büdelânın hasletlerindendir. Kendi içlerinden birisi bu altmış kişiye imamdır. Hepsi ona uyar ve her emri ondan alırlar. O imam aynı zamanda bunların kutbudur.

Kaynak: Nübüvvet Ve Velâyet Deryâsından Nasihatler – 2

İlm-i Ledünün İlk Örnekleri Olan Ashab-ı Suffa (r.anhüm) Hakkında Bilgiler

Yorum bırakın

dergah

İlm-i ledünün ilk örneklerini umumen Ashab-ı kiramın hayatında, hususen de bir mektep olarak Ashab-ı Suffa’da görürüz. Ashab-ı Suffa, Medine’de Peygamber (sav) efendimizin mescidinin sofasında oturan fakir sahabelerdi. İbni Mes’ud, Bilal-i Habeşî, Selman-ı Farisî, Ebû Hüreyre ve Ebû Zer (r.anhüm) bunlardan bazılarıdır.

Allahu Teâlâ buyuruyor ki:

“Biz onların kalplerindeki kinleri çıkarıp attık. Hepsi kardeşler olarak sevinç içinde karşılıklı oturur (sohbet ederler).” (Hicr Sûresi, ayet 47). İster gizlice içlerinden, isterse açıkça dışlarından, birbirlerine karşı iyi davranmak Ashab-ı Suffa’nın özelliklerinin başında gelir.

Medine’ye gelen bir yabancı, eğer tanıdığı varsa, onun, yoksa Suffa ehlinin yanına iner ve orada konaklardı. Hz. Talha (ra): “Ben de kendilerine has ribatta yaşayan Suffa ehlinin yanına inenlerdendim. Onlar birbirine benzer şekilde yaşayan, aynı maksat için çalışan kimselerdi.” diyerek onların özelliklerini anlatmaktadır.

Sahabeden bir grup, Hz. Peygamber (sav)’e gelerek: “Biz yiyoruz fakat doymuyoruz.” dediler. Efendimiz buyurdu ki: “Herhalde siz yemeklerinizi ayrı ayrı yiyorsunuz. Bir arada ve topluca yiyin. Allah’ı zikredin. Böylece Allah sizin yemeklerinizi bereketlendirir.” (Hadis kaynak: Ebû Dâvud, Et’ime 14, h.3764; İbni Hanbel, Müsned, c.3, s.501)

Hz. Peygamber (sav)’in yere serilen sofra üzerinde yemeğini onlarla birlikte yedikleri vâkîdir. (Buhârî, Et’ime 23, c.6)

Hz. Peygamber (sav) Tebük’ten ayrılıp da Medine’ye yaklaştığı zaman şöyle buyurmuştur:

“Medine’de öyle kimseler vardır ki, attığınız her adımda, geçtiğiniz her vadide onlar sizinle beraberdi.” Ashab-ı kiram: “Onlar Medine’de kaldıkları halde bizimle beraber miydiler?” deyince Resûl-i Ekrem (sav) buyurdu ki: “Evet, Tebük Savaşı’na katılmalarına mazeretleri mani olmuştur.” (Müslim, İmâre 159 (1911); Ebû Dâvud, c.3, Cihad 19, h.2508)

Suffa ehli; iyilik ve takva üzerine yardımlaşan, dini meseleler için istişare eden, beraberce Allah’ı zikreden bir topluluktu. Bu yönleriyle onlar, ilm-i ledünün ve tarikatın Asr-ı Saadet’teki önemli örnekleriydi.

Suffa tarzı hayatın, tarikat ismi ile zuhuru ise hicri 2. asrın ortalarına rastlar. Geçen zaman içerisinde özellikle takva, zühd, verâ, rıza, tevbe, istiğfar, tevekkül, kanaat,uzlet, zikir, tefekkür, murakabe, sabır ve Allah’a teveccüh gibi hususların yaşanmasındaki zaafiyet, tarikat ve ilm-i ledünün müstakil bir ilim olarak ortaya çıkışına vesile olmuştur.

Kaynak: Rabıta Risalesi / Miftâhu’l-Usûl

Older Entries

%d blogcu bunu beğendi: